Marjaa Ayatollah Sheikh Mohammad Musa Al-Yaqoobinin Resmi Websitesi
geri

KURTULUŞ VE SELAMET ALLAH'A DÖNÜŞTE SAKLIDIR



Lanetlenmiş Şeytandan Allaha'a (s.v.t.) Sığınırım.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla,

Rahman ve Rahim olan Allah'ın (s.v.t.) mukaddes Kur'an'da, iman edenlerin kalblerine işlemesi için açıkladığı tartışılmaz gerçeklerden biri budur ki, herhangi derde, kedere ve sıkıntıya düşerlerse, bunun kaynağı sadece kendi hatalı davranışlarından dolayıdır. Mukaddes Kur'an'da yazıyor ki:

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder." (42:30)

"Sonunda yaptıklarının cezası onlara ulaştı ve alay etmekte oldukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi." (16:34)

"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter."
(4:79)

Bir vesile ile Allah Te-âla (s.v.t.) Peygamberin (s.a.a.v.) yoldaşlarına,  iman etmeyen Qurayşlılara karşı sürdürdükleri Uhud savaşında,  mağlubiyetlerinin nedeninin disiplin eksikliği olduğunu buyurdu. Asıl neden buydu- başka neden yoktu. Kur'an'da buyrulduğu gibi:

"(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir." (3: 155)

Bu arada Yüce Rabbimiz (s.v.t.) bize çare gösterip yol sundu, böyle ıstıraplardan sakınmamız için. Bunun çaresi Ona yönelmemiz- Ona yalvarıp Ona dönerek, kalbimizi kinden, kötülükten ve kibir, nefret ve bencillik gibi fenalıklardan arındırarak. Allah (s.v.t.) Kur'an'da buyuruyor ki:

"Eğer kentlerin halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar; bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik.Kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?Yahut kentlerin halkı, kuşluk vakti eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden güvende miydiler?Onlar Allah'ın düzeninden güvende miydiler? Allah'ın düzeninden ancak mahvolacak millet güvende olur. Sahiplerinden sonra yeryüzüne mirasçı olan kimselere hala şu açıkça anlaşılmadı mı ki Biz dileseydik onları da suçlarının cezasına uğratırdık.Kalblerini kapatıp mühürleriz de birşey duymazlar." ( 7:96- 100)

Allah gazabını diğer milletlere reva gördüğü gibi, müslüman ümmetininin soyunu yok ederek ya da kökünü kurutarak reva görmüyor, çünkü Allah Peygamberine olan rahmetinden dolayı ümmetini bu gibi cezalardan koruyor. Buna rağmen bu ümmet de farklı cezalandırmalara ve tedip edilmelere karşı muaf değildir. Üyeleri birbirlerine karşı haksızca davranırsa ve bir de başkalarından destek görürse bu konuda, mahsul zararına uğratılıp, bitmeyen kargaşalıklarla  ve savaşlarla cezalandırılır. Ümmet bütün bu cezalandırmalarla (İrakta her gün) karşı karşıya kalır- ve bu yüzden Allah'a (s.v.t.) yalvararak, bu gazaplara karşı, Ondan himmet diliyoruz; Kur'an'da buyurduğu gibi:

"... Allah, kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar, ona beklemediği yerden rızık verir. Allah'a güvenen kimseye O yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü var etmiştir." (65:2-3)

Ve Allah bilmemezlikten gelip yanlışlarında ısrar edenlere (debelenenlere) ve hak yoldan uzaklaşanlara da değiniyor:

"De ki: "Size tek bir öğüdüm vardır: Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkınız, sonra düşününüz, göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır." (34:46)

Bu demektir ki dikkatinizi kendinize ve rahman ve rahim Allah'a yönelterek tek, ya da öbek öbek Ona dönmelisiniz. Bunun için Ona içtenlikle dua edip,Onun yardımını dilemeli insan. Her şeye rağmen böyle yalvarışlar sadece dara düşüldüğünde hatırlanmamalı, Allah'tan başka yardımcı bulunmadığı çaresiz kalındığı anlarda olduğu gibi. İnsan her halukarda Allah'ı anmalı, Onun yardımını dilemeli ve Ona başarı, dinde iman, iyi amellerin çokluğu ve her türlü destek için yalvarmalı.

Allah, sadece dara düştüklerinde veya sınandıklarında, (deniz faciasında olduğu gibi) Ona dönenlerin halleri hakkında ne buyurduğunu görünüz:

"Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca, kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O'na hemen eş koşarlar." (29:65)

Tabi ki Allah bu ayette bilinen putperestler ve onlara yakın olanlardan bahsetmiyor, çünkü onların içtenlikle Ondan yardım dilediklerine işaret ediyor;hayır, saklı olan putperestlikten bahsediliyor, Allah'tan yüz çevirip, başkasına yönelenlerden bahsediyor!

Yüce Yaradan başka bir mesul ile Yunus Peygamberin (a.s.) çağdaşlarında (Allah'ın gazabının onlara gelip çatmasına az kalmıştı, öyle ki Peygamber dahi cezalandırılmalarından kurtulmalarına çare kalmadığından emindi) iz bıraktı. O yüzden Peygamber şehri terk etti. Gruplar halinde toplanarak Allah'a yöneldiklerinde ve Ondan belaları üstlerinden kaldırması için yardım dilediklerinde ise, Allah onların dualarını geri çevirmeyip onları kurtardı. Kur'an'da yazdığı gibi:

"Yunus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık." (10:98)

Değişmez bir gerçek, Allah'a olan bağın tamamlanması ve başarıyla korunması için, Allah tarafından, hakka yöneltmeleri için seçilen, Ehl-i Beytine karşı mecbur kılınan sadakatin sürdürülmesidir. Onlara olan sadakat, onları bilincine çağırmakla, onları anma törenleri organize etmekle ve halen mevcut olan (beklenilen) İmam Mehdi'den (a.f.) yardım dilemekle gösterilir. Bunu bize Kur'an gösteriyor:

"Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (20:124)

Mukaddes İmamlardan nakledilen hadisler,  'Allah'ı anma (Allah'ın uyarısı)'  (Kur'an'da geçiyor, üstteki gibi),  Allah'ın Ehl-i Beytine karşı mecburi tuttuğu sadakati dile getirdiğini içerir. Bu nedenle, onlara inanmayanların zorlu ve azaplı bir hayat yaşayacaklardır, bu da manevi değeri olmayan bedbaht bir hayattır.

İmam Al-Hadi (10; a.s.) bize, her ne zaman kaderimiz değişime uğrasa, o zaman Dua ile yüce Allah'a yönelmemiz gerektiğini buyurdu. Okunması tavsiye edilen Dua Du'a al- Amn (Güvence için dua) adıyla da tanınıyor, ve İmam Ali ibn al- Huseyn al- Sajjad'ın (4; a.s.) Allah'a (s.v.t.) ettiği dualardan (Sahifah al- Sajjadiyyah) nakledilmiştir. Ayrıca tanınmış Dualar külliyatında (kitabında) da (Mafatih al- Jinan) bulunur.

Yüce Allah (s.v.t.) bizi böyle eğitiyor- ve böylece mukaddes Ehl-i Beytin İmamlarından (a.s.) manevi eğitimi alıyoruz. İmamlardan aldığımız, ve ilerlememiz ve Mutluluğumuz için öngörülen,  nasihatler ve eğitim bizi nereye getirdi?

İmanın ulaştığı mertebeyi sorgulamıyorum, yaşayan nesilde açıkca görünüyor, ve düşmanlarımız Allah'ın rahmetinden dolayı şaşkınlığa düşüyor, bize karşı planladıkları darbeleri de boşa çıkıyor. Ama bunu da dürüstçe eklemeliyim ki, bu kadar yüksek mertebe dine kanaatin, çoğu durumda malesef, ne temel bilinçle ne de benimsenmiş kalb ve ruh eğitimiyle alakası yoktur, ve sadece duygusal ateşten ve taşkın dinsıcaklığından ibarettir. Bunun kaçınılmaz müteakibi ise, bunca taşkınlılığın, Allah korusun, değersiz kalmasıdır; ta ki bizim onu, doğru yolda kalması için, değerli unsurlarla zenginleştirmemize kadar. Eğer bunu başaramassak, müslümanlara karşı günümüzde aktüel olan Yalancılık teşebbüsünün aksini nasıl ispat edebiliriz? Onları söylemedikleri ve yapmadıkları şeylerle suçlayıp onlara iftira attıkları halde?

Bunun dışında bu zamanda öyle görünüyor ki, sanki eğitimsiz insanların çoğunun, Alimleri ve gerçek otoriteleri tahkir, kritize ve onlara hakaret etmekten başka uğraşları yoktur.Anlamadığım, bu insanlar nasıl olur da diğer insanların sorumluluğunu üstlenip, onların hareketlerinden yola çıkarak asıl otoritelerin ve düşünürlerin hareketlerini denetlerler. Peygamberin (s.a.a.v.) Hadisini bilmiyorlar mı:  " İnananların kutsallığı (onuru, himayesi) Kabenin (kutsallığından) sağlamlığından daha fazla  korunması (burda yaralanamaz anlamında) gerekir"? Bu, bir müminin onurunu zedelemenin, onun veya onların onurlarına saldırmanın ve ona ya da onlara iftira etmenin, Kabeye veya kutsal İmamların (a.s.) kabirlerine saldırmaktan daha kötü olduğu anlamına geliyor- ve bu hareketlerin çirkin olduğu herkes için süphesizdir.

Hiç büyük zevkle işledikleri günahı düşündüler mi müslümanlar? Malesef şu anda günahlarının yükünden habersizler, ama kendilerine şahadetnameleri sunulduğunda pişman olacaklardır- Hak sahibi olan Allah'ın huzurunda hesaba tutuldukları zaman:

"Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir)." (50:22)

Hiç müminler için kutsal olan şeylere karşı duyulan şiddetten dolayı rahatsız oldunuz mu? yoksa tam tersine kendiniz de mi bu korkunç günaha eşlik edip nefret kadehini boşalana kadar içtiniz? Malesef bazı cuma vaizleri sınırlarını aşıp, itimat konumlarını başkalarına iftira atmak için, kavgalara katılmak için, mahrem olanları açığa vurmak için, ve bazı alimleri hor görmek için kullanıyorlar. Halbuki İmam (?) buyuruyor ki:

"Ya Allah, bu Senin kullarının ve Senin vekillerinin makamıdır."

İraktaki İslami harekatın öncüsü şehidimiz Seyyid Muhammed Baqir al- Sadr, islamiyet adına resmi olarak çalışanların (yani islami sosyal alanda çalışanlar) yetersiz eğitimlerinden dolayı şikayet ediyordu. Kusurlarını göz önünde bulundurarak: " biz diğerlerini eğitebiliriz, ama bu gerçeğin sadece yarısı. (ya da: Biz diğerlerini sadece yolun yarısı kadar eğitebiliriz)."

Şehid Seyyid Muhammed al-Sadr II bu cümleyi şöyle yorumladı: "O, onları yolun sonuna kadar eğitebileceğimizi demedi, , eğer böyle birşey deseydi, bu kötü sonuçlar ortaya çıkmazdı. HErşeyin başında dini otoriteler diğerlerinden önce kendilerine disiplin uygulasalardı ve nefsin arınması için gereken noktaları, misal kalbte iman, dürüstlük, istem gücü ve bilinçli öz eğitim, kendilerinde uygulasalardı, o zaman çekmiş olduklarını çekmek zorunda kalmazlardı ve yüksek ihtimalle Allah'ın isteğiyle başlarına gelen tiksindirici olayları yaşamak zorunda kalmazlardı. Onlar malesef Kur'an'da ki ifadeyi onaylatıyorlar:

"İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar." ( 47:38)

Her halukarda böyle mükemmel, faziletli, yüksek vasıflı karekterlerden pek az insan var- hatta çok az insan var!

Bacı ve kardeşer, Allah (s.v.t.) hepinizi daha çok anlayışla kutsasın:

Herşeyden ve herkesten önce içimizdeki şeytanla savaşmalıyız, hepimiz bu konuda hassasız ve kolaylıkla kullanılabiliriz. Bütün insan şeklinde ki şeytanlar ve gizli olanlar ne kadar güçlü olsalar da, insanın nefsinden, en büyük düşmandan, daha güçsüzlerdir. Peygamber hadğsğnden anlaşıldığı gibi: "Düşmanlarınızın en kötüsü, iki aşırınız (zıddiyetiniz?) arasında kalan, kendi nefsinizdir."

Bu bir gerçektir ki, bütün şeytanlar insanın şeytani nefsinin sonucudur (meyveleridir).Onsuz - eğer şartsız disiplin edersek- hiçbir şeytan türü bizi etkileyemez.Buna bakarak Peygamberimiz (s.a.a.v.), insanın kendi nefsini eğitmesine, özdenetime ve onu eğitmek için harcanan emeğe, en büyük cihad demiştir. Bu sözü bile, savaşmamız gereken düşmanımızın en tehlikelisinin kendi nefsimiz olduğunu anlatıyor. Dolayısıyla savaş edilen diğer düşmanlar, her ne kadar zalim de olsalar, Peygamberimiz(s.a.a.v.) tarafından küçük cihad olarak adlandırılmıştır.

Böylelikle asıl galibiyetimiz, bizim kaprislerimizi ve bencilliğimizi kontrol edebildiğimiz, ve kin, nefret, kötülük, dünyevi zevklere yatkınlık ( içlerinde en kötüsü güce ve üstünlüğe sahip olma azmidir ve toplum tarafından onay ve coşku özentisidir), kıskançlık, kibir, yüksekten gelme, gurur, bilmişlik taslama, ve bu gibi kötü huyları kalbimizden çıkarabilme durumuna geldiğimiz zamandır.

Kalblerimizi sevgi, merhamet, hoşgörü, müsamaha, mazur görme, sabır, huzur gibi faziletlerle doldurmalıyız. bunlar Ehl-i Beytin öğretileridir ve eğitimleri de bunlara bağlıdır:bütün tarihimiz boyunca, her ne zaman imamların yoldaşları iktidara geçmenin vakti geldiğini düşündülerse, imamlar onları şaşkınlığa uğratır ve başka-beklenmedik- bir yol seçerlerdi. Seçtikleri yol kendilerini denetleme ve kendilerine hakim olma yoluydu. Bununla birlikte adayların kişisel yeteneklerini (amellerini) İmamların seçtikleri kriterlerden daha önde tutarlardı. Bu husus, İmam al-Sadıq'ın (a.s.), ona yardımlarını garantileyenlere verdiği cevabını, ya da İmam al-Rıza'nın(a.s.), Medine'den Marv'a (abbasi halifesinin emri üzerine gidiyordu) yolculuğunda ona uğrayanlara verdiği cevabını, aydınlatıyor.

Malesef yüce Allah'ı asla anmadık, zaruret halinde bile. Şimdi de etrafımız sınavlarla dolu ve düşmanlarımız bize pusu kuruyor. Buna rağmen, cemaatte namaz /dua eda etmek için davet eden, Allah'a dönüşe yol gösteren, masum İmamların ve var olan imamın yüzü suyu hürmetine Allah'tan himaye dileyen, bir mümin görmedim. Tabi ki böyle toplumsal faaliyetler dini fazlarımızı etkilememeli.

Halbuki babalarımız bize, her ne zaman sıkıntıya düşselerdi camilerde ve Huseyniyyelerde (İmam Huseyn'in (a.s.) şehadetini anmak için toplanılan, toplumsal merkez) toplandıklarını ve Ehl-i Beytin maruz kaldıkları felaketleri andıklarını ve kabirlerini ziyaret ettiklerini anlatmışlardı.Bu yüzden talebeler( ilahiyat öğrencileri) Necef'ten yola çıkarak Kerbela'yı ve Al- Salah- Camisini ziyaret edip, İmam Mehdi'den (a.s.) ve İmam Huseyn'den yardım istediler. Ya da şehirlerinde bulunan merkez camisinde toplanıp, dua/ namaz eda ederlerdi. Bitirdiklerinde yüce Allah onlara sıkıntılarından çıkacakları yolu gösterirdi, aynı Yunus Peygamberin (a.s.) halkına gösterdiği gibi. Ya da Yunus Peygamberin kendisi Allaha yalvardığı gibi:

"'Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!' " (21:87)

"Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız." (21:88)

Bu hadiseye ilişkin mukaddes Kur'an şöyle buyuruyor:

"Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, -Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı." (37:143-144).

Allah'a dönme ya da ona sığınma ihmalinin, hatta kayıtsız ihmalin, ona verdiği sıkıntıyı İmam Mehdi (a.) taraftarlarına (a.s.) karşı çok sık dile getirdi. Seyyid Raşit'in yolunu yitirip sıkıntılı durumlara düştüğü ve zaman İmam Mehdi'yle buluşması hakkında meşhur şiirler var. İmam Mehdi ona: " Neden Ziyareti 'Aşurayı' (Muharrem ayının onunda İmam Huseyn'e yönelen bir konuşma), nafile namazları ve Ziyareti al- Jami'ah al-Kabirah'ı ( geniş kapsamlı, kabirlerinin ziyaretinde,  İmamlara yönelen bir konuşma) ihmal ediyorsun? " - bunların sayesinde hepimiz ruhsal eğitimimizi kazanıyoruz...

Bu hararetli konuşma aracılığıyla, tek çarenin ve hidayet yolunun Allah'ın karşısında tek ya da ikişer durmamız, birbirimize eğilim duymamız ve birbirimizi art niyetsiz, içten sevmemiz gerektiğine işaret etmek istedim. Ehl-i Beytin öğretilerini benimsemeli ve uygulamalıyız, onların örneklerine uymalıyız, her türlğ fanatizmi, müsamahasızlığı, aşırılığı ve dünyevi arzulara düşmeyi bırakmalıyız. 

"Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim." (11:88)


Hamd ve Şükürler Allah'a, Alemlerin Rabbine olsun, ve Onun rahmeti Muhammed'in (s.a.a.v.) ve kusursuz ve pak ailesinin üzerine olsun!

Muhammed al-Yaqoobi

2. Rabi II, hicri 1425