|
geri
2.BAKARA
SURES
Medenidir, ikiyüz seksen alt âyettir.
Rahman ve rahîm Allah adiyle
1- Elif lâm mîm.
2- Bu, bir kitaptır ki onda şüphe yok. Tokvâ sahiplerine yol
göstericidir.
3- Onlar, gaybe ınanırlar, namaz kılarlar, rızıklandırdığımız
şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.
4- Onlar, sana indirilene de inanırlar, senden önce
indirilenlere de; ahirete de iyice inanmışardır.
5- Onlardır rablerinden doğru yolu bulanlar, onlardır kurtulup
muratlarına erenler.
6- Kâfir olanlara gelince: İster korkut onları, ister korkutma,
birdir; inanmazlar.
7- Allah kalplerini, kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de
perde var, pek büyük azâb onlara.
8- İnsanlardan Allah'a ve son güne inandık diyenler de var,
inanmamışlardır.
9- Allah'ı ve inanları kandırırlar sanki Halbuki haberleri yok,
ancak kendilerini kandırırlar.
10- Kalplerinde hastalık var, Allah da hastalıklarını
arttırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı onlara elemli bir
azap var.
11- Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın dendi mi, derler ki: Biz
islâh edicileriz.
12- Bilin ki onlardır fesatçılar ama anlamazlar.
13- Onlara, inanan insanlar gibi siz de inanın dendi mi, derler
ki: Akılsızlar gibi biz de mi inanacağız? Bilin ki aklı az
olanlar onlardır ama bilmezler.
14- İnananlarla buluştular mı inandık derler. Şeytanlarıyla
yalnız kaldılar mı şüphe yok ki derler, biz sizinleyiz, biz
ancak alay etmekdeyiz.
15- Allah onlarla alay eder, taşkınlıklarında, azgınlıklarında
başı boş dolaşsınlar diye mühlet verir onlara.
16- Onlardır doğru yolu satıp azgınlığı alanlar.
Alış-verişlerinden faydalanmadıkları gibi bir kazanç yolu da
tutmamışlardır.
17- Onlar, bir ateş yakıp ışıklanmak isteyen kimseye benzerler.
Ateş, çevrelerindeki şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını
alıverir de onları karanlıklarda bırakır, görmezler.
18- Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, doğru yola dönemezler.
19- Yahut da gökten boşana boşana yağan yağmura tutulmuşa
benzerler; orada karanlıklar var, gök gürlemede, şimşek çakmada.
Ölüm korkusuyla yıldırımların sesini duymamak için parmaklarıyla
kulaklarını tıkarlar. Allah'sa inanmayanları çepçevre kaplamış,
kavramıştır.
20- Şimşek neredeyse gözlerini alacak onların. Çakıp etraf
aydınlandı mı yürürler, karanlıkta kaldılar mı dururlar. Allah
dilerse duymalarını da alır, gözlerini de kör eder. Şüphe yok ki
Allah’ın her şeye gücü yeter.
21- Ey insanlar, sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize
ibadet edin de takvâ sahiplerinden olun.
22- Öyle bir Allah'tır ki size yeryüzünü döşek etmiştir,
gökyüzünü tavan. Gökten yağmur yağdırır, o yağmurla meyveler
yetiştirir. Sizi rızıklandırır. Ona eşitler var demeyin, zâten
olmadığını bilirsiniz de.
23- Kulumuza indiregeldiğimiz Kur’ân'da şüpheniz varsa ona
benzer bir sûre getirin, doğrucuysanız Allah'tan başka
tanıklarınızı da çağırın.
24- Bunu yapamazsanız, kesin olarak da yapamazsınız ya, sakının
odunu insanlarla taşlar olan ve kâfirlere hazırlanan ateşten.
25- İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara müjde ver: Onlar
içindir kıyılarından ırmaklar akan bahçeler. Orada bir meyveyle
rızıklandılar mı bundan önce de bunu tatmıştık derler, onları
dünyadakilere benzetirler. Onlara, dünyadakilere benzer rızıklar
sunulur. Orada tertemiz eşler de var onlara, orada ebedî
kalırlar.
26- Şüphe yok ki Allah, sivrisineği de örnek getirmekten
çekinmez, ondan üstün olanları da. İnananlar bilirler ki bu
örnek, yerindedir ve Rablerindendir. Fakat inanmayanlar, Allah
bu örnekle ne demek istiyor ki derler. O, bununla çoklarını
şaşırtıp azdırır, çoklarını da doğru yola getirir. Azdırıp
şaşırttıkları, ancak kötü işler yapanlardır.
27- Kötülükte bulunanlar onlardır ki Allah'la ahdettikten sonra
ahitlerini bozarlar. Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi
keserler, yeryüzünde bozgunculuk ederler. Onlardır
ziyankârlar.(1)
28- Allah'ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki ölüydünüz, diriltti
sizi. Sonra öldürür, sonra gene diriltir, sonra da gerisin
geriye ona dönersiniz.
29- Öyle bir Allah'tır ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için
yarattı, sonra iradesini yücelere yöneltti de gökleri nizam ve
intizam üzere yedi kat olarak yarattı. O, her şeyi bilir.(2)
30- Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife
yaratacağım demişti. Demişlerdi ki: Orada bozgunculuk edecek ve
kan dökecek birini mi yaratacaksın? Biz, sana hamd ederek noksan
sıfatlardan arılığını söylemede, seni kutlamadayız ya; ben,
sizin bilmediğinizi bilirim demişti.
31- Âdem'e bütün adları bildirmişti de meleklere o adlarla
anılan şeyleri gösterip hadi demişti, doğrucuysanız bunların
adlarını haber verin.
32- Demişlerdi ki: Noksan sıfatlardan seni arı biliriz, bize
bildirdiğin şeylerden başka bilgimiz yok. Şüphe yok ki sen, her
şeyi bilirsin, hüküm ve hikmet sahibisin.
33- Demişti ki: Ey Âdem onlara, yaratıkları adlarıyla haber ver,
Âdem, her şeyi adlı adınca haber verince demişti ki: Ben size
demedim mi, göklerdeki gizli şeyleri de bilirim, yeryüzünde ki
gizli şeyleri de. Açığa vurduğunuzu da bilirim, gizlediğinizi
de.
34- Hani meleklere, Âdem'e secde edin demiştik de İblisten başka
bütün melekler secde etmişlerdi. O, secde etmekten çekinmiş,
ululanmak istemişti de kâfirlerden olmuştu.(3)
35- Demiştik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun,
dilediğinizi bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa
haddini aşanlardan olursunuz.
36- Şeytansa oradan onların ayaklarını kaydırdı, onları
bulundukları makamdan çıkarıverdi. Dedik ki: Bâzınız, bâzınıza
düşman olarak inin buradan. Bir zamana kadar yeryüzünde
oturmanız, oradan rızıklanmanız mukadder.
37- Âdem, Rabbinden bâzı sözler belledi de Allah tövbesini kabul
etti. Şüphe yok ki o, bütün tövbeleri kabul eder, rahîmdir.
38- Dedik ki: Hepiniz de cennetten inin. Fakat benden size bir
doğru yol gösterici geldi mi o doğru yolu gösterenin izinden
gidenlere ne korku vardır, ne hüzün.
39- İnanmayanlarla delillerimizi yalanlayanlara gelince:
Onlardır ateş ehli; onlar, orada ebedî kalırlar.
40- Ey İsrailoğulları, anın size verdiğim nîmeti. Vefa edin
ahdime de vefa edeyim ahdinize ve ancak benden korkun artık.
41- İndirdiğim Kur’ân'a inanın. Sizdeki kitabı da doğrulayıcıdır
o. Ona ilk inanmayan siz olmayın. Delillerimi az ve değersiz bir
parayla değişmeyin, ancak benden sakının.
42- Doğruyu bâtılla karıştırıp da bile bile gerçeği unutup
gizlemeyin.
43- Namaz kılın, zekât verin, rükû edin rükû edenlerle.
44- İnsanlara iyilik etmelerini emrediyorsunuz da kendinizi
unutuyor musunuz? Ve kitabı okumaktasınız siz. Aklınız mı yok,
düşünmez misiniz?
45- Sabretmek ve namaz kılmak hususunda Allah'tan yardım
dileyin. Bunlar ağır ve büyük şeylerdir ama saygılı kimselere
göre değil.
46- Saygılılar, öyle kimselerdir ki Rablerine ulaşacaklarını
iyiden iyiye umarlar, ona döneceklerini iyiden iyiye bilirler.
47- Ey İsrail oğulları, anın size verdiğim nîmetlerimi, anın
sizi bütün âlemlerden üstün ettiğimi.
48- Korkun o günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey
ödeyemez o gün; kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez, kimseden
karşılık da alınmaz, onlara yardım da edilmez.
49- Hatırlayın o zamanı ki sizi Firavun’un soyundan kurtardık.
Onlar, size kötü bir sûrette azâp ediyorlar, oğullarınızı
kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak istiyorlardı. Bu işte
Rabbinizin bir sınaması vardı.
50- Bir vakit sizin için denizi yardık da kurtardık sizi;
Firavun’un soyunu sopunu sulara boğduk; siz de buna bakıp
duruyordunuz.(4)
51- Bir vakit Mûsâ'ya kırk gecelik vâde verdik. Sonra siz, o
yokken tuttunuz da buzağıya kapıldınız, böylece zulmediyordunuz
işte.
52- Bundan sonra gene sizi affettik, şükretmeniz gerekti.
53- Doğru yolu bulasınız diye bir vakit Mûsâ'ya kitap ve
doğruyla eğriyi ayırt eden hükümler verdik.
54- Hani Mûsâ, kavmine, siz buzağıya kapılmakla gerçekten
kendinize zulmettiniz; tertemiz yaratıcınıza tövbe edin de
nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için çok
hayırlıdır demişti de Allah, bu yüzden tövbenizi kabul etmişti.
Şüphe yok ki o, tövbeleri kabul eden rahîmdir.
55- Bir zamanlar yâ Mûsâ demiştiniz, Allah'ı apaçık görmedikçe
inanmayız sana. Derken bakınıp duruyordunuz, bir yıldırım düşmüş
de sizi yakıvermişti.
56- Sonra da gene şükredesiniz diye ölümünüzden sonra sizi
dirilttik.
57- Bulutla gölgelendirmiştik sizi. Rızıklandırdığımız tertemiz
şeylerden yiyin diye size kudret helvasıyla bıldırcın
indirmiştik. Onlar, zulmü bize etmediler, kendilerine ettiler.
58- Bir vakit şu şehre girin, nîmetlerinden, nerede dilerseniz
orada bol-bol yiyin, kapısından secde ederek girin, burası
yurttur deyin, yarlıganma dileyin de suçlarınızı örtelim;
iyilikte bulunanların sevabını daha da arttıracağız demiştik.(5)
59- Fakat zulmedenler, sözü, kendilerine söylenen şekilden başka
bir şekle sokmuşlar, değiştirmişlerdi. Biz de zulmedenlere,
kötülükte bulunduklarından dolayı gökten bir azap
indirivermiştik. (6)
60- Gene bir zaman oldu ki Mûsâ, kavmi için su diledi de ona,
sopanla vur taşa demiştik. Vurunca taştan on iki pınar
fışkırmıştı. Halkın her bölüğü, su içeceği kaynağı bilmiş,
anlamıştı. Allah'ın rızkından yiyin, için de haddinizi aşıp
yeryüzünü fesada vermeyin.6
61- Bir zaman demiştiniz ki: Yâ Mûsâ, biz bir türlü yemeğe
dayanamayız. Rabbinden bizim için iste de bize yerin
yetiştirdiği şeylerden versin. Yerden yeşillik, kabak, sarımsak,
mercimek, soğan bitirsin. Mûsâ demişti ki: Daha hayırlı olanı,
ondan daha aşağılık bir şeyle değiştirmek mi istiyorsunuz?
Mısır'a inin, orada dilediğiniz şey var. Üzerlerine aşağılık ve
yoksulluk çullanmıştı, Allah'ın da gazabına uğradılar. Evet,
öyle de oldu; çünkü Allah'ın delillerine inanmamışlardı, haksız
yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle de oldu; çünkü
isyana boğulmuşlardı, çünkü aşırı gidiyorlardı.
62- Şüphe yok ki insanlarla Yahûdi olanlardan, Nasrânîlerden,
Sâbiî-lerden, Allah'a ve son güne inanan ve iyi işler gören
kimselere, Rableri katında ecir var. Onlar için ne korku vardır,
ne hüzün.(7)
63- Gene bir vakit sizden söz almıştık, Tur dağını üstünüze
yüceltmiştik. Size verdiğimiz kitabı azimle alın, sakınanlardan
olmak için de içindeki emirleri anın demiştik.
64- Bundan sonra gene yüz çevirmiştiniz. Allah'ın ihsânı ve
rahmeti ol-masaydı ziyankârlardan olurdunuz ya.
65- Bilirsiniz elbet, içinizde cumartesi gününe hürmet etmeyip
emirden çıkanlara aşağılık maymun olun demiştik.(8)
66- O zaman bunu görenlerle sonradan gelenlere ibret,
sakınanlara da bir öğüt olmak üzere onları maymun şekline
sokmuştuk.
67- Gene bir zaman Mûsâ, kavmine demişti ki: Şüphe yok ki Allah,
size bir inek boğazlamanızı emrediyor. Kavmi, bizimle alay mı
ediyorsun demişti. Mûsâ, Allah'a sığınırım bilgisizlere
katılmaktan demişti.
68- Peki demişlerdi, Rabbine dua et de ne biçim inek keselim,
açıklasın bize. Mûsâ, Allah diyor ki demişti, ne işten kalmış
kart olacak, ne genç. İkisi arası dinç bir inek olmalı. Hadi,
size emredilen şeyi yapın.
69- Demişlerdi ki: Rengi nasıl olsun? Rabbine dua et de
açıklasın bize. Mûsâ, Allah diyor ki demişti, sapsarı, lekesiz
olacak, bakanlara sevinç, neşe verir bir renk.
70- Demişlerdi ki: Bu nasıl inek? Bizce inek ineğe benzer.
Rabbine dua et de bize bildirsin. Allah dilerse buluruz elbet.
71- Mûsâ, Allah diyor ki demişti, ne çifte koşulup tarla sürmüş
olacak, ne ekin sulamış olacak. Ayıpsız, lekesiz, alacasız
olmalı. Hah demişlerdi, şimdi gerçeği söyledin. İneği
boğazladılar, boğazladılar ama az kaldı bu emri yerine
getiremeyeceklerdi.
72- O vakit birisini öldürmüş, çekişip suçu üstünüzden
atmıştınız hani. Allah'sa gizlediğinizi açığa vuracaktı.
73- Demiştik ki: O adama, ineğin bir uzvuyla vurun işte Allah,
aklınız başınıza gelsin diye ölüleri böyle diriltir, delillerini
size böyle gösterir.
74- Ama bundan sonra kalpleriniz katılaştı, taşa döndü, Hattâ
taştan da katı bir hale geldi. Çünkü öyle taşlar var ki içinden
nehirler kaynar. Öylesi var ki çatladı mı bağrından su fışkırır.
Öylesi de var ki Allah korkusundan yerlere yuvarlanır. Allah,
yaptığınızdan gafil değil ki.
75- Bunların, size inanıvereceklerini mi umuyor, buna mı tamah
ediyorsunuz? İçlerinde bir bölük var ki Allah sözünü duyduktan,
akılları o sözleri aldıktan sonra da bile-bile değiştirirlerdi o
sözleri.
76- Onlar, inananlarla buluştular mı inandık derler de sonra
birbirleriyle yalnız kaldılar mı aklınız mı yok derler, Rabbiniz
indinde sizinle çekişsinler, aleyhinize delil göstersinler diye
mi Allah'ın size açıkladığı şeyi tutup onlara söylüyorsunuz?
77- Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir,
açığa vurduklarını da.
78- İçlerinde, anasından doğduğu gibi kalan, okuma yazma
bilmeyenler de var ki onlar, kitap nedir bilmezler. Bildikleri
şey, ancak kuruntularıdır, onlar, ancak zanna kapılırlar.
79- Elleriyle kitap yazıp sonra da az bir para almak için bu,
Allah tarafından geldi diyenlerin vay hallerine. Elleriyle
yazdıklarından, o kitabı, kendileri düzdüklerinden dolayı vay
hallerine, kazançları yüzünden vay hallerine.
80- Dediler ki: Ateş, bizi yaksa bile birkaç gün yakar. De ki:
Allah'tan bir söz mü aldınız? Aldınızsa Allah sözünden hiç
dönmez. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?
81- Hayır, iş öyle değil; kim bir günah kazandı, vebali
kendisini sardı, kapladıysa işte o çeşit adamlardır ateş ehli.
Onlar, ateşte ebedî kalırlar.
82- İnananlarla iyi işler görenlere gelince: Onlar cennet
ehlidir, onlar da cennette ebedîdir.
83- Bir zaman İsrailoğullarından, Allah'tan başkasına tapmamak,
anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik etmek
üzere kesin söz almıştık. İnsanlara güzellikle söz söyleyin, iyi
şeyler buyurun, namaz kılın, zekât verin demiştik. Sonra pek
azınız müstesna, sözünüzden dönmüştünüz, hâlâ da dönmedesiniz
zâten.
84- Bir zaman birbirinizin kanını dökmemek, yerinizden
yurdunuzdan çıkmamak hususunda kesin söz almıştık sizden. Sonra
siz de bunu ikrar etmiş, siz de buna tanık olmuştunuz.
85- Sonra da sizler, o kişilersiniz ki birbirinizi
öldürüyorsunuz. Bir bölüğünüzü yerinden yurdundan
çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde, kötülükte, düşmanlıkta
bulunmak üzere birleşiyorsunuz. Elinize esir düşerlerse onlara
karşılık esirler veriyor, gene onları yurtlarına sokmuyorsunuz.
Halbuki onları yurtlarından çıkarmak bile haramdı size. Yoksa
kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz?
İçinizde bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak
horluktan ibaret, kıyamet günüyse onlar daha çetin bir azâba
atılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
86- Onlar, ahireti dünya yaşayışına satmış kimselerdir. Onların
azâbı da hafifletilmez, onlara yardım da edilmez.
87- Şüphe yok ki Mûsâ'ya Tevrat'ı verdik, ardından birtakım
peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verip
onu Rûh-ül-Kudüs'le kuvvetlendirdik. Nefsinizin hoşlanmadığı bir
emirle peygamber geldi mi demek ululanmak isteyeceksiniz,
kiminiz onları yalanlayacak, kiminiz öldürecek ha.(9)
88- Dediler ki: kalplerimiz örtülü, kılıf içinde. İş öyle değil.
Küfürleri yüzünden Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı. Onun
için azı, pek azı inanır.
89- Evvelce kâfir olanlara üst gelmek için imdat isterlerken
Allah tarafından, onların inandığı kitabı tasdik eden bir kitap
geldi, bildikleri, tanıdıkları zuhur etti mi ona kâfir oldular.
Hay Allah'ın lâneti kâfirlere olsun.
90- Ne pis şeydir o kendilerini satmaları, bu sûretle de
Allah'ın indirdiği Kur’ân'a kâfir olmaları, Allah'ın,
kullarından dilediğine ihsân edip kitap indirmesine haset ederek
kâfirlikte bulunmaları. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar.
Kâfirler için aşağılık bir azap var.
91- Onlara, Allah'ın indirdiğine inanın denince biz, bize
indirilene inandık derler de ondan başkasına inanmazlar. Halbuki
o, gerçektir, onlara inen kitabın gerçekliğini söyler. De ki:
İnanmışsanız neden önceleri Tanrı peygamberlerini öldürdünüz?
92- Andolsun ki Mûsâ, size açık delillerle geldi de ondan sonra
tuttunuz, buzağıya taptınız, siz o zâlimlersiniz işte.
93- De ki: O vakit sizden kesin söz almıştık, Tur dağını
üstünüze yüceltmiştik. Size verdiğimizi azimle tutun, dinleyin
demiştik. Onlar da duyduk demişlerdi ve âsi olduk. Buzağı
sevgisi, küfürleri yüzünden tâ iliklerine işlemişti.
İnanmışsanız inancınız, ne de kötü ve pis şey emrediyor size.
94- De ki: Âhiret yurdu, Allah katında başkalarının değil de
bilhassa sizinse ve sözünüzde doğrucuysanız ölümü dilesenize.
95- Fakat elleriyle kazandıkları suçlardan dolayı hiçbir zaman
dilemezler. Allah, zâlimleri iyice bilir.
96- Andolsun ki onları, insanların hayata en düşkünü olarak
bulursun. Onlar, müşriklerden de düşkündür hayata. Her biri bin
yıl yaşamayı arzular. Fakat yaşasa ne olacak? Onu azaptan
kurtaramaz ki. Allah, ne yapıyorlarsa görmede.
97- De ki: Kim Cibrîl'e düşmansa iyi bilsin ki o, Allah'ın
izniyle evvelce inen kitapların doğruluğunu bildiren, inananlara
doğru yolu gösteren ve bir müjdeci olan Kur’ân'ı, senin kalbine
indirmiştir.(10)
98- Kim, Allah'a ve meleklerine ve peygamberlerine ve Cibrîl'e
ve Mîkâl'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlere
düşmandır.(11)
99- Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. Onlara, ancak kötü
işlerde bulunanlar kâfir olur.
100- Onlarla bir ahde girişildi mi içlerinden bir bölüğü o ahdi
bozacak ha. Bir bölüğünün ahdini bozması şöyle dursun, zâten
çokları inanmazlar.
101- Allah tarafından onlarda bulunan kitabın doğruluğunu
bildiren bir peygamber geldi mi kitap ehlinin bir kısmı,
Allah'ın kitabını artlarına atarlar, sanki de bilmezler.
102-(12) (13) Tuttular da Süleyman'ın saltanatı aleyhine,
Şeytanların kapıldıkları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir
olmamıştı, Şeytanlar kâfir olmuşlardı. İnsanlara büyü yapmasını
ve Babil'deki Hârût, Mârût adlı iki meleğe indirilen şeyleri
öğretiyorlardı. O iki melek, hiçbir kimseye biz, ancak ve ancak
Allah tarafından bir sınamayız, sakın kâfir olma demeden bir şey
öğretmiyordu. Onlardan, karıyla kocanın arasını açan şeyleri
öğreniyorlardı. Öğrenenler de Allah'ın izni olmaksızın hiçbir
kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, fakat
hiçbir faydası olmayacak şeyleri öğrenmekteydiler. Andolsun ki
bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice
bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o
şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi.12
103- İman edip de kötülüklerden korunsalardı elbette Allah'tan
elde edecekleri sevap, daha hayırlı olacaktı. Bir bilselerdi
bunu.
104- Ey insanlar, “bizi de gözet, bırak da anlayalım” demeyin.
“Bize de bak, bizi de gözet” deyin ve dinleyin. Kâfirlere pek
elemli bir azap var.13
105- Ne kitap ehlinden kâfir olanlar, ne de müşrikler, size
Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Allah'sa
dilediğini rahmetiyle seçer de ona bir hususiyet verir. Allah
büyük bir ihsân sahibidir.
106- Bir âyetin hükmünü değiştirir, yahut geri bırakırsak ya
ondan hayırlısını getiririz, yahut onun eşidini. Bilmez misin ki
Allah'ın her şeye gücü yeter.
107- Bilmez misin ki şüphesiz göklerin saltanatı da Allah'ındır,
yeryüzünün saltanatı da ve sizin için Allah'tan başka ne bir
dost vardır, ne bir yardımcı.
108- Yoksa siz de peygamberinizi, evvelce Mûsâ'ya olduğu gibi
sorguya mı çekmek istersiniz? Kim küfrü imanla değişirse artık
doğru yoldan sapmış, azıtmış gitmiştir.
109- Kitap ehli olanların çoğu, sizi imana geldikten sonra
döndürmek ister, kâfir olmanızı diler. Gerçek, kendilerince de
besbellidir ama sonra bunu, özlerindeki hasetlerinden isterler.
Allah emri gelinceye dek bırakın, aldırış bile etmeyin. Şüphe
yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.
110- Namaz kılın, zekât verin. Kendiniz için; Önceden ne hayırda
bulunursanız onu, Allah katında bulursunuz. Şüphe yok ki Allah,
yaptıklarınızı görür.
111- Cennete Yahûdi yahut Nâsranî olmayan kesin olarak giremez
dediler, kendi kuruntuları bu. De ki: Doğrucuysanız hadi,
delillerinizi getirin bakalım.
112- Evet, kim, özü halis olarak yüzünü tertemiz bir sûrette
Allah'a çevirir, ona teslîm olursa ecri Rabbinin katındadır.
Onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.
113- Yahûdiler, Nâsranîlere, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler.
Nâsranîler de, Yahûdiler, hiçbir şeye dayanmıyorlar dediler.
Halbuki hepsi de kitap okurlar. Bilgisi olmayanlar da tıpkı
onların dediklerini dedi. Allah, aykırılığa düştükleri şey
yüzünden, kıyamet gününde aralarını bulur, gerçek hükmü verir
elbet.
114- Allah için yapılan mescitlerde Allah'ın adının anılmasını
men'eden ve onların yıkılmasına çalışan kimseden daha zâlim kim
var ki? Bunlar, ancak oralara korka korka girebilirler. Onlara
dünyada horluk var, âhirette de pek büyük bir azap.
115- Doğu da Allah'ındır, batı da. Artık nereye dönerseniz
dönün, orada Allah'a dönmüş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'ın
lütfü, rahmeti boldur, o her şeyi bilir.
116- Allah, kendisine oğul edindi dediler, hâşâ. Belki göklerde
de ne varsa onundur, yeryüzünde de; hepsi de ona ram olmuştur.
117- Gökleri de eşsiz, örneksiz yaratan odur, yeryüzünü de. Bir
işin olmasını diledi mi ona ancak ol der, o iş oluverir.
118- Bilgisi olmayanlar, Allah bizimle konuşsa, yahut bize bir
delil, bir mucize gelse dediler. Önce gelenler de tıpkı onlar
gibi söylemişlerdi. Kalpleri, ne kadar da birbirine benzedi
onların. Gerçeği iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık
gösterdik.
119- Şüphe yok ki biz, seni dosdoğru bir müjdeci ve korkutucu
olarak gönderdik, zâten sen, o cehennemliklerden sorumlu da
değilsin.
120- Onların dinine uymadıkça ne Yahûdiler senden razı olurlar,
ne Nasrânîler. De ki: Ancak Allah'ın hidâyet yolu, doğru yoldur.
Bilgi sahibi olduktan sonra da onların nefsanî dileklerine
uyarsan sana Allah'tan başka ne bir dost vardır artık, ne bir
yardımcı.
121- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla
okurlar. İşte onlar kitaba inanırlar. Ona inanmayanlarsa
ziyankârların ta kendileridir.
122- Ey İsrailoğulları, size verdiğim nîmetimi ve sizi âlemlere
üstün ettiğimi anın.
123- Sakının o günden ki kimse, o gün kimsenin bir şeyini
ödeyemez, kimseden bir karşılık kabul edilmez, kimsenin kimseye
şefaati fayda vermez, onlara yardım da edilmez.(14)
124- O zamanlar Rabbi, İbrahîm'i bâzı sözlerle sınadı. O,
bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara
imam edeceğim. İbrahîm, soyumu da imam et dedi. Allah, benim
ahdime dedi, zâlimler nail olamazlar.(15)
125- O sıralarda Kâ'be'yi sevap kazanma yeri ve emniyet yurdu
ettik. İbrahîm'in makamını namazgâh edinin. İbrahîm'le İsmâîl'e
de, evimi, dönüp dolaşanlara, burada oturup ibadette
bulunanlara, rükû ve sücud edenlere tertemiz tutun diye kesin
emir verdik.
126- O zaman İbrahîm, Yâ Rabbi dedi, bu şehri emniyetli bir yer
et. Buradakilerden Allah'a ve son güne inananları meyvelarla
rızıklandır. Allah, kâfir olanı da bir müddet rızıklandıra-cağım
da sonra zorla onu, ateşle azâba uğratacağım. Oraya gidiş, ne
yaman bir sonuçtur, ne kötü bir gidiştir dedi.
127- O vakit İbrahîm ve İsmâîl Kâbe'nin temel duvarlarını
yükselttiler de Rabbimiz dediler, bu evi yaptık, sen kabul et.
Şüphe yok ki sen, her şeyi duyansın, bilensin.
128- Rabbimiz, bizi sana teslîm olmuş kullardan et, soyumuzdan
da Müslüman bir ümmet izhar eyle. İbadet yerlerini, ibadetimizin
yolunu yoradamını göster bize. Tövbe ettikçe tövbemizi kabul et.
Şüphe yok ki sen, tövbeleri kabul eden rahîmsin.
129- Rabbimiz, onların içinden bir peygamber gönder de onlara,
senin âyetlerini okusun, kitabı, hikmeti öğretsin, onları
tertemiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen, yücelik, hüküm ve
hikmet sahibisin.
130- Kendini bilmeyenden, aklı başında olmayandan başka kim,
İbrahîm'in dininden döner? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik,
âhirette de şüphe yok ki o, sâlihlerdendir.
131- O zaman Rabbi, İbrahîm'e, râm ol, teslîm ol dedi. İbrahîm
dedi ki: Âlemlerin Rabbine teslîm oldum.
132- İbrahîm de bunu oğullarına vasiyet etti, Yakup da,
oğullarım dedi, Allah şüphesiz sizin için bir din seçti, siz de
artık ancak Müslüman olarak ölün.
133- Yoksa Yakup ölürken oradaydınız da gözlerinizle mi
gördünüz? Yakup, ölüm haline gelince oğullarına, benden sonra
kime tapacaksınız dedi. Dediler ki: Senin Allah'ına tapacağız.
Babalarının, İbrahîm'in, İsmâîl'in, İshak' ın Allah'ı olan bir
Allah'a. Biz, ona teslîm olanlarız.
134- Onlar birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları
kendilerine, sizin kazancınız size. Onların yaptıkları sizden
sorulmaz.
135- Yahûdi, yahut Nasrânî olun da doğru yolu bulun dediler. De
ki: Hayır, küfürden, şirkten uzak ve temiz olan İbrahîm'in
dinindeyiz. O, hiçbir zaman şirk koşanlardan olmadı.
136- Deyin ki: Allah'a, bize indirilen kitaba, İbrahîm'e
İsmâîl'e, İshak'a, Yakup'a, Yakup'un oğullarına indirilenlere,
Mûsâ'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık,
onların hiçbirini öbüründen ayırt etmeyiz ve biz, Allah'a teslîm
olanlarız. 16
137- Sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse mutlaka doğru yolu
buldular demektir. Fakat yüz çevirdiler mi onlar, ancak ayrılık,
aykırılık içindedir. Onlara karşı koymak için sana, Allah yeter
ve o, her şeyi duyandır, bilendir. (16)
138- Allah'ın verdiği renk. Allah'tan daha güzel renk veren kim?
Ve biz ona tapanlarız.(17)
139- De ki: Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz?
O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbi-niz. Bizim yaptıklarımız
bize ait, sizin yaptıklarınız size ve biz, bütün kalbimizle
Allah'a bağlıyız.
140- Yoksa İbrahîm de, İsmâîl de, İshak da, Yakup da, oğulları
da Yahûdi, yahut Nasrânîydi mi diyorsunuz? De ki: Siz mi daha
iyi bilirsiniz, Allah mı? Allah'ın bildiği, bildirdiği şeyi
bilerek gizleyenden daha zâlim kim var? Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir ki.
141- Onlar birer ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazançları
onlara, sizin kazancınız size. Onların yaptıkları sizden
sorulmaz.
142- İnsanlardan aklı, idraki olmayanlar diyecekler ki: Bunları,
yöneldikleri kıbleden döndüren sebep de nedir? Doğu da
Allah'ındır de, batı da. Dilediğine doğru ve düz yolu buldurur.
143- İşte böylece bütün insanlara tanıklık etmeniz, Peygamberin
de size tanık olması için sizi, doğru yolun tam ortasında giden
bir ümmet yapmışızdır. Zâten evvelce yöneldiğin Kâ'be'yi kıble
yapışımızdan maksat da ancak Peygambere uyacak olanları, iki
topuğu üstünde gerisin geriye döneceklerden ayırt etmektir. Bu,
elbette Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkalarına
ağır gelecek. Allah, imanınızı zayi etmez. Şüphe yok ki Allah,
insanları esirgeyicidir, rahîmdir.(18) (19)
144- Gerçekten de yüzünü göğe çevirip arandığını görmekteyiz.
Seni, razı olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Hadi, yüzünü
Mescid-i Harâm'a çevir. Siz de Nerede bulunursanız bulunun,
yüzlerinizi o tarafa döndürün. Kendilerine kitap verilenler de
bilirler ki bu, Rablerinden gelmiştir, yerindedir, gerçektir ve
Allah, onların yaptıklarından gafil değildir. 19
145- Andolsun ki sen, kendilerine kitap indirilmiş olanlara
bütün delilleri getirsen gene de senin kıblene uymazlar. Sen de
onların kıblesine uymazsın. Zâten onların bir kısmı da bir
kısmının kıblesine uymaz. Bunu iyice bildikten sonra artık
tutar, onların dileklerine uyarsan şüphe yok ki zâlimlerden
olursun.
146- Kendilerine kitap indirdiğimiz kimseler, Peygamberi,
oğullarını tanır gibi tanırlar. Tanırlar ama gene de içlerinden
bir kısmı bile-bile gerçeği gizler.
147- Gerçek, Rabbindendir. Artık sakın şüpheye düşenlerden olma.
148- Herkesin yöneldiği bir yer var, oraya döner. Siz de hep
hayırlara yönelin, hayır yolunda yarışın. Nerede olursanız olun,
Allah sizi toplar, birleştirir. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye
gücü yeter.
149- Nerede bulunursan bulun, hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a
doğru çevir. Bu emir şüphesiz gerçektir, Rabbindendir ve Allah
yaptığınız şeylerden gafil değildir.
150- Nerede bulunursan bulun, yüzünü Mescid-i Harâm'a çevir.
Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin de insanlar,
aleyhinizde bir itirazda bulunamasınlar, ama haksızlık edenler
ve zulümde bulunanlar başka. Siz korkmayın onlardan, benden
korkun da hem size verdiğim nîmetimi tamamlayayım, hem de bu
sûretle hidâyete erişin.
151- Nasıl ki içinizden size bir Peygamber gönderdik. Size
âyetlerimizi okumada, ahlâkınızı temiz bir hale koymada. Size
kitap ve hikmet öğretmede ve bilmediğiniz şeyler hakkında size
malûmat verip sizi bilgi sahibi etmede.
152- Artık siz de anın beni, anın da ben de anayım sizi.
Nankörlüğü bırakın da şükredin bana.
153- Ey inananlar, sabretmek ve namaz kılmakla Allah'tan yardım
dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerledir.
154- Allah yolunda öldürülenlere de ölü demeyin. Onlar diridir
ama siz anlamazsınız.
155- Andolsun ki mutlaka sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal,
can ve meyve noksanıyla sınayacağız. Müjdele sabredenleri.
156- O sabredenleri ki onlar, bir musîbete uğradılar mı biz
Allah’ınız, gene de gerisin geriye ona döneceğiz derler.
157- Öyle kimselerdir onlar ki Rablerinden yarlıganma ve rahmet
onlara. Onlardır doğru yolu bulanlar.
158- Şüphe yok ki Safâ ve Merve, Allah alâmetlerindendir. Artık
kim hac veya umre etmek için Kâ'be'yi tavaf edip Safâ ve Merve
arasında koşarsa suçsuzdur. Kim gönlünden koparak hayır işlerse
şüphe yok ki Allah, ona mükâfatta bulunur ve her şeyi de bilir.
(20)
159- İndirdiğimiz apaçık delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu,
insanlara Kur’ân'da tamamıyla anlattıktan sonra bunu
gizleyenlere gelince: Allah da onlara lânet eder, lânet edenler
de.
160- Ancak içlerinden tövbe edenler, hallerini düzeltenler ve
doğruyu söyleyenler müstesna. Onların tövbesini kabul ederim.
Ben tövbeleri kabul eden rahîmim.
161- Kâfir olup küfründe ısrar ederek bu halle can verenler yok
mu! Allah'ın lâneti de onlara, meleklerin lâneti de, bütün
insanların lâneti de.
162- Ebedî olarak lânette kalırlar. Ne azapları hafifletilir, ne
yüzlerine bakılır.
163- Allah’ınız, bir Allah'tır ondan başka tapacak yok, rahman
ve rahîm odur.
164- Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün
birbiri ardınca gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde
yürüyüp giden gemide, Allah'ın, gökten yağmur yağdırarak
yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesinde, sonra da yeryüzüne,
yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip
değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta,
şüphe yok ki aklı erenler için varlığına, birliğine deliller
var.
165- İnsanların bir kısmı Allah'tan başka ona birtakım eşitler
edinirler de onları, Allah'ı sever gibi severler. İnananlarsa,
Allah'ı onlardan daha kuvvetli bir sevgiyle severler.
Zulmedenler, bir görselerdi ki azâba düşecekleri vakit bütün
kuvvet, ancak ve ancak Allah'ındır ve Allah, çok şiddetli azâp
eder.
166- O vakit kendilerine uyulanlar, azâbı görerek kendilerine
uyanlardan kaçınır, uzaklaşırlar, aralarındaki vesile ve
sebepler de tamamıyla kesilir gider.
167- Onlara uyanlar da muhakkak derler ki: Keşke bir kere daha
dünyaya dönseydik de onlar bizden nasıl kaçındıysa biz de
onlardan kaçınsaydık, çekinseydik. İşte Allah, onlara yaptıkları
işleri, üstlerine çöken bir hasretten ibaret olarak gösterir.
Onlar, ateşten dışarı çıkamazlar.
168- Ey insanlar, yeryüzünde helâl ve temiz olan şeyleri yiyin.
Şeytan'ın izini izlemeyin. Şüphe yok ki o, size apaçık bir
düşmandır.
169- O, size ancak ve ancak çirkin ve kötü şeyler buyurur, Allah
hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
170- Onlara, Allah neyi indirdiyse ona uyun dendi mi dediler ki:
Hayır, biz atalarımız neye uyduysa ona uyarız. İyi ama
atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa ve doğru yolu bulmadılarsa
ne olacak?
171- Kâfirler, hiçbir şey duyup dinlemeden, anlamadan bağırıp
çağıran kimseye benzerler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler,
akıl da edemez onlar.
172- Ey inananlar, size rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri
yiyin ve ancak ona tapıyorsanız karşılık olarak şükredin.
173- Söz budur ancak. O, size ölü hayvan etini, kanı, domuz
etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram etmiştir.
Fakat zorada kalan, başkasının hakkına el uzatmamak ve zaruret
miktarını da aşmamak üzere yerse günah etmiş olmaz. Çünkü Allah,
suçları örten rahîmdir. (21)
174- O kimseler ki Allah'ın indirdiği kitaptan bir emri, bir
hükmü gizlerler de buna karşılık değersiz bir miktar para
alırlar, işte muhakkak onlardır ateş yiyenler. Karınlarında
ateşten başka bir şey yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla ne
konuşur, ne de onları temizler. Onlara ancak elemli bir azap
var.21
175- Onlardır sapıklığı doğru yola, azâbı yarlıganmaya karşılık
olarak satın alanlar; ateşe ne de sabırlı kimselerdir ya.
176- Bu, haksız da değildir. Çünkü Allah, kitabı şüphe yok ki
hak olarak, doğruyu söylemek için indirdi. Allah kitabında
ihtilafa düşenler, elbette haktan uzak bir ayrılıktadırlar.
177- Yüzlerinizi doğuya, batıya çevirip durmanız, hayır sayılmaz
ki. Hayır ve taat sahipleri, Allah'a, son güne, meleklere,
kitaba, peygamberlere inanan, Allah sevgisiyle yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere
mal veren, namaz kılan, zekât veren, ahdettikleri zaman
ahitlerine vefa eden, sıkıntı ve şiddet vakitlerinde sabreden
kişilerdir. Onlardır sözleri doğru olanlar, onlardır sakınanlar.
178- Ey inananlar, öldürülenler hakkında size kısas farz
edilmiştir: Hüre karşılık hür, kula karşılık kul, kadına
karşılık kadın. Fakat öldüren, kardeşinden azıcık bir affa nail
olursa o zaman kısas kalkar; öldürülenin velîsinin, akla ve örfe
uygun olarak iyiliğe uyması, öldürenin de, öldürdüğü kişinin
velîsine güzellikle bir şey vermesi kalır. Bu, Rabbinizden hükmü
hafifletmedir, rahmettir. Bundan sonra da gene zulme kalkan ve
aşırı giden olursa artık ona elemli bir azap var.
179- Ey aklı erenler, özü sözü temiz kimseler, korunmanız,
sakınmanız için kısasta size hayat var.
180- Biriniz ölürken kendisinden sonra bir hayır bırakacaksa
anasına, babasına ve yakınlarına, örfe uyarak vasiyette
bulunmalı. Bu, sakınanlara bir haktır, bir borçtur.
181- Vasiyeti duyduktan sonra değiştiren olursa şüphe yok ki bu
işin vebali, ancak değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi
duyar ve bilir.
182- Vasiyet edenin yanılmasından, suç işlemesinden ürküp
aralarını bulana suç yok. Şüphe yok ki Allah, suçları örter,
rahîmdir.
183- Ey inananlar, kötülüklerden, şüpheli şeylerden korunmanız
için oruç, sizden öncekilere farz edildiği gibi size de farz
edilmiştir.(22)
184- Oruç, sayılı günlerdedir. İçinizden biri hastalanır, yahut
yolda bulunursa orucunu yer, sonra başka günlerde, o yediği gün
sayısınca oruç tutar. Kime oruç zor gelirse her gün için bir
yoksulu doyurur. Hayır için verdiği şeyi çoğaltırsa bu da kendi
hayrına. Fakat bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha
hayırlıdır.(23)
185- Ramazan ayı, bir aydır ki insanlara doğruyu bildiren,
doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan, hakla bâtılı ayırt
eden Kur’ân, bu ayda indirildi. Sizden kim, bu aya erişirse
orucunu tutsun. Hasta olan ve yolcu bulunan, hastalığında,
yolculuğunda orucunu yer, sonra yediği günler kadar tutar. Allah
sizin için kolaylık diler, güçlük değil. Bu da sayıyı
tamamlamanız, Allah'ın size doğru yolu göstermesine karşılık onu
ululamanız içindir, böylece de ona şükretmiş olabilirsiniz.
186- Kullarım, sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, muhakkak
onlara pek yakınım. Beni çağıran, bana dua eden kişiye
çağırdığı, dua ettiği anda icabet ederim. Artık onlar da benim
çağırmama koşsunlar, bana inansınlar da doğru yolu bulsunlar.
187- Oruçlu olduğunuz günün gecesinde kadınlarınızla buluşmanız,
size helâl edilmiştir. Onlar sizin için elbisedir, siz onlar
için elbisesiniz. Allah bildi ki nefsinizi yenemeyecek,
sabredemeyecek, bir iştir, işleyeceksiniz, bu yüzden tövbenizi
kabul etti, sizi bağışladı. Gayri onlarla buluşun ve Allah'ın
size yazdığını dileyin. Fecir doğup da aydınlığıyla kara iplik,
sizce beyaz iplikten ayırt edilinceye dek yiyin, için. Sonra
orucu ertesi geceye kadar tamam olarak tutun. Fakat mescitlerde
ibadet için niyetlendiniz, oturdunuz kaldınız mı kadınlarınıza
dokunmayın. İşte bunlar, Allah sınırlarıdır, yaklaşmayın o
sınırlara. İnsanlar, sakınıp korunsunlar diye Allah, delillerini
bu sûretle apaçık bildirir.
188- Mallarınızı aranızda boş yere yemeyin. İnsanların bir kısım
mallarını da günah ederek yemek için bile-bile hâkimlere mal
vermeyin.
189- Sana yeni ayları sorarlarsa de ki: Onlar, insanlara
vakitlerini bildirir, hac zamanı da onlarla bilinir. Sonra
hayır, evlere arka taraflarından girmek değildir. Hayır sahibi,
Allah'tan çekinendir. Evlere kapılarından girin. Allah'tan
sakının ki kurtulmuş kimselerden olup muradınıza eresiniz.(24)
190- Sizinle savaşıp vuruşanlarla Allah yolunda siz de savaşın,
vuruşun, fakat haddi aşmayın, zulmetmeyin. Şüphe yok ki Allah,
haddini aşanları ve zulmedenleri sevmez.
191- Onları Nerede yakalarsanız öldürün. Sizi yurdunuzdan
çıkardıkları gibi siz de onları yurtlarından çıkarın. Fitne,
adam öldürmeden beterdir. Yalnız onlar, Mescid-i Hâram yanında
sizinle savaşa kalkışmazlarsa siz de onlarla Mescid-i Harâm
yanında savaşmayın. Ama onlar, sizi orada öldürmeye
kalkışırlarsa öldürün onları. Budur kâfirlerin cezası işte.
192- Fakat vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah, suçları örter,
rahîmdir.
193- Bir fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah'ın dîni
oluncaya dek onlarla çarpışın. Vazgeçtiler mi artık düşmanlık,
yalnız zâlimleredir, başkalarına değil.
194- Haram ay, haram aya bedel. Saygı karşılıklıdır. Şu halde
kim size tecavüz ederse onun tecavüz ettiği gibi siz de ona
saldırın, düşmanlara tecavüzde bulunun. Sakının Allah'tan ve
bilin ki Allah, ancak kendisinden korunanlarla ve
sakınanlarladır.
195- Mallarınızı Allah yoluna sarfedin, kendinizi, ellerinizle
tehlikeye atmayın, iyilik edin. Şüphe yok ki Allah, iyilik
edenleri sever. (25)
196- Haccı ve umreyi de Allah için tamamlayın.
Tamamlayamayacaksanız gücünüz yettiği kadar bir şey kurban edin
ve kurbanı, yerinde boğazlayıncaya dek başınızı tıraş
ettirmeyin. İçinizde hasta olan, başında bir eziyet bulunan
varsa tıraş olur ve karşılığında oruç tutar, sadaka verir, yahut
kurban keser. Sonra emin oldunuz, muktedir bulundunuz mu hac
zamanına dek umre yapmak isteyen, gücü neye yeterse kurban eder.
Buna imkân bulamayan üç gün hacda, yedi gün de dönünce oruç
tutar, işte bu, tam on gündür. Bu da ayali Mescid-i Harâm'da
olmayan içindir. Allah'tan sakının ve bilin ki şüphe yok,
Allah'ın azâbı çok şiddetlidir.25
197- Hac, malûm aylarda olur. Kim o aylarda hacca niyet ederse
bilsin ki hacda ne kadınla buluşma vardır, ne kötülükte bulunma,
ne de kavga ve dövüş. Hayra dair ne işlerseniz Allah bilir. Yol
azığı hazırlayın. Şüphe yok ki azıkların hayırlısı da sakınıp
çekinmedir. Ey aklı eren temiz kişiler, sakının benden.
198- Rabbinizden rızık fazlalığı isteyerek ticarette
bulunmanızda bir beis yok. Arafat'tan seller gibi boşanıp hep
berâber inince de Meş'ar-ül-Harâm'da Allah'ı anın. Hem de o,
size doğru yolu nasıl gösterdi, onu anmanızı nasıl bellettiyse
öyle anın. Bundan önce gerçekten de sapıklardandınız ya.(26)
199- Sonra insanların, hep birden Arafat'tan döndüğü yerden siz
de dönün, Allah'tan yarlıganmak dileyin. Şüphe yok ki Allah
suçları örter, rahîmdir.
200- Hacca ait ibadetlerinizi bitirince babalarınızı andığınız
gibi, hattâ ondan da üstün bir sûrette Allah'ı anın. Çünkü
insanlardan, Rabbimiz, bize dünyada ihsânda bulun diyenler
vardır ki bu çeşit adama âhiretten nasip yoktur.
201- Öylesi de vardır ki Rabbimiz der, dünyada da iyilik,
güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik, bizi ateşin
azâbından koru.
202- İşte kazançlarından nasibi olanlar bunlardır. Allah'ın
hesap görmesi de pek tezdir.
203- Sayılı hac günlerinde Allah'ı anın. İki gün içinde acele
edip de dönmek isteyenlere suç yok. Geri kalanlara da suç yok
ama sakınmak şartıyla. Allah'tan sakının ve bilin ki siz, şüphe
yok onun tapısında haşr edileceksiniz.(27)
204- İnsanlardan öylesi var ki dünya yaşayışı hakkında söylediği
söz, seni şaşırtır, imrendirir, kalbindekine de Allah'ı tanık
tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanı, en inatçısıdır. (28)
205- Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı
bozmak, ekini, soyu sopu helâk etmek için uğraşır. Allah'sa
fesadı sevmez.
206- Ona, Allah'tan sakın, kork dendi mi suçla, günahla
ululanmaya girişir. Cehennem gelir onun hakkından. Orası,
gerçekten de ne kötü, ne pis yataktır.
207- İnsanların öylesi de var ki Allah rızasına nail olmak için
âdeta kendisini satar, Allah rızasını alır. Allah kullarını pek
esirger.
208- Ey inananlar, hepiniz birden sulha, selâmete girin,
Şeytan'ın izini izlemeyin; şüphe yok ki o, size apaçık bir
düşmandır.
209- Size bunca açık deliller geldikten sonra gene de ayağınız
kayarsa artık bilin ki Allah, şüphesiz pek yüce ve üstündür,
hüküm ve hikmet sahibidir.
210- Yoksa onlar, Allah'ın, bulutların gölgelerinde, meleklerle
gelivermesini ve işlerinin olup bitivermesini mi gözetirler?
Halbuki bütün işler, döner, Allah'a varır.28
211- Sor İsrail oğullarına, onlara nice apaçık deliller
getirdik. Kim Allah'ın nîmetini, ona nail olduktan sonra tebdil
ederse yok mu. Şüphesiz ki Allah'ın azâbı ve mihneti pek
çetindir.
212- Kâfir olanlara dünya yaşayışı, süslü gösterildi de
inananların bir kısmıyla alay ediyorlar. Fakat Allah'tan sakınan
iman sahipleri, kıyamet gününde onlardan üstündür. Allah,
dilediğine sayısız nîmet verir.
213- İnsanlar tek bir ümmetti. Allah müjdeci ve korkutucu olarak
peygamberler gönderdi. İnsanların ayrılığa düştükleri şeylerde,
aralarında dosdoğru hükmetmek üzere onlara kitap da indirdi.
Onlara bunca açık deliller geldikten sonra da gene ancak
ihtirasları yüzünden tuttular da ihtilafa düştüler. Halbuki
Allah inananları, onların ihtilâfa düştükleri doğru şeye, kendi
izniyle muvaffak etti, gerçeğe ulaştırdı. Allah, dilediğini
doğru ve düz yola çıkarır.
214- Yoksa sizden öncekilerin örnek olan, ibret veren halleri,
başınıza gelmeden cennete giriveririz mi sandınız? Onlar
yoksulluklara uğradılar, zararlara düştüler, çetin sıkıntılara
çattılar. Öylesine sürçtüler, öylesine kaydılar, sarsıldılar ki
peygamber ve onunla berâber bulunan iman ehli bile, Allah
yardımı ne vakit dediler. Bilin ki şüphe yok, Allah'ın yardımı
yakındır.
215- Ne gibi nafaka vereceklerini, mallarını nereye
sarfedeceklerini soruyorlar sana. De ki: Hayra ait sarf
edeceğiniz şey, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalanlaradır. Hayra dair ne yaparsanız şüphe yok ki Allah
onu bilir.
216- Hoşlanmazsınız, size ağır gelir ama düşmanlarla savaşmak,
size farz edilmiştir. Bâzı şeyler vardır ki hoşlanmazsınız,
fakat hayırlıdır size. Bâzı şeyler de vardır, hoşlanırsınız,
şerdir size. Allah bilir, siz bilmezsiniz ki.
217- Sana, savaş haram olan ayda savaşı soruyorlar. De ki: O
ayda savaş büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan
çıkarmak, onu inkâr etmek, halkı Mescid-i Harâm'dan menetmek ve
mescit ehlini, oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir
günahtır. Fitneyse adam öldürmeden de beterdir. Gücü yeterse
sizi dininizden döndürmedikçe sizinle savaştan geri kalmaz
onlar. Sizden birisi dininden döndü de kâfir olarak öldü mü
işlediği hayırlı işler, dünyada da heder olup gitmiş demektir,
âhirette de. Onlardır ateş ehli, orada da ebedîyen
kalırlar.(29)(30)
218- İnananlar, Allah yolunda muhacir olanlar ve savaşanlarsa,
onlar Allah rahmetini umarlar. Allah da suçları örtücüdür,
rahîmdir.
219- Sana şarap ve kumarın hükümlerini soruyorlar. De ki:
İkisinde de hem büyük günah var, hem insanlara faydalar var;
fakat günahları, faydalarından daha çok. Sonra mallarından neyi
vereceklerini soruyorlar. De ki: Kendilerini sıkmayanını,
sıkıntıya düşürmeyenini, fazlasını. İşte Allah, delillerini size
böylece bildirir, tâ ki düşünesiniz.30
220- Dünyada da, âhirette de. Yetimleri de soruyorlar. De ki:
Onların hallerini düzene koymak, işlerine karışmamaktan
hayırlıdır. Onlara karışır, onlarla uzlaşırsanız sonucu onlar da
kardeşlerinizdir sizin. Allah, onların işlerini bozanı, düzgün
bir hale getirenden ayırt eder, bilir. Allah dileseydi işinizi
sarpa sardırırdı sizin. Şüphe yok ki Allah pek üstündür, hüküm
ve hikmet sahibidir.
221- Allah'a şirk koşan kadınları, imana gelmedikçe
nikâhlamayın. İman sahibi bir cariye bile sizi imrendiren bir
müşrik kadından daha hayırlıdır. Şirk koşan erkeklere de
kızlarınızı vermeyin. Müşrik, sizi imrendirse bile iman ehli bir
kul, ondan hayırlıdır. Onlar, sizi ateşe çağırırlar, Allah'sa,
izniyle cennete ve yarlıganmaya. Anarlar, hatırda tutarlar diye
de insanlara delillerini apaçık bildirmededir.
222- Sana hayız hakkında da soruyorlar. De ki: O bir pisliktir.
Hayız vaktinde kadınlardan çekilin, temizleninceye dek onlara
yaklaşmayın. Temizlendiler mi Allah size nasıl emrettiyse öylece
yaklaşın. Şüphe yok ki Allah, adamakıllı tövbe edenleri ve iyice
temizlenenleri sever.
223- Kadınlarınız, tarlalarınızdır. Tarlalarınıza dilediğiniz
gibi girin ve kendiniz için de önceden hazırlıkta bulunun.
Allah'tan sakının ve bilin ki ona ulaşacaksınız. Müjdele
inananları.
224- Ettiğiniz yeminlerden dolayı iyilik etmenize, sakınmanıza,
insanların arasını bulmanıza Allah'ı engel etmeyin. Allah duyar
ve bilir.
225- Allah, boş yere yemin ettiğiniz için sizi suçlu tutmaz,
kalplerinizde, niyet yüzünden kazandığınız günah dolayısıyla
sizi suçlu tutar. Allah suçları örter, ceza vermede acele etmez.
226- Kadınlarına yaklaşmamak için yemin edenler, dört ay
beklerler. Erkekler, bundan vazgeçerlerse şüphe yok ki Allah
suçları örter, rahîmdir.
227- Boşamayı kurmuşlarsa şüphe yok ki Allah duyar ve bilir.
228- Boşanan kadınlar, üç ay âdet beklerler. Allah'a ve son güne
inanmışlarsa Allah'ın, rahîmlerinde yarattığını gizlemeleri
helâl değildir. Kocaları, bu müddet içinde barışmak isterlerse
tekrar kadınlarını almaya tam hakları vardır. Aşırı ve eksik
olmamak üzere kadınlar, kendi aleyhlerine olduğu gibi, lehlerine
de hak sahipleridir. Ancak erkekler, kadınlardan üstündür. Allah
yüce ve üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
229- Boşamak, iki defa olur. Ondan sonra ya güzellikle kadını
tutmak gerek, ya hoşlukla bırakmak. Onlara verdiğinizden bir şey
almak da helâl değildir. Fakat erkek ve kadın, Allah sınırlarını
koruyamayacaklarından korkarlarsa o başka. Siz de onların Allah
sınırlarını muhafaza edemeyeceklerinden korkarsanız kadının,
hakkından vazgeçmesinde ikisi için de günah yok. Bunlar,
Allah'ın tâyin ettiği sınırlardır, bunları aşmayın sakın. Kim
Tanrı sınırlarını aşarsa o ve o çeşit adamlar, zâlimin ta
kendisi olurlar.
230- Erkek, kadını bir kere daha boşayacak olursa bundan sonra
kadın, başka bir kocaya varmadıkça eski kocasına helâl olmaz.
Kadını almış olan adam, onu boşarsa o vakit Allah'ın sınırlarını
koruyacaklarına ümitleri varsa kadının, eski kocasına
dönmesinde, tekrar evlenmelerinde bir beis yoktur. İşte bunlar,
Allah sınırlarıdır ki bilen kavme açıklanmadadır.(31)231-
Kadınları boşadınız da boşandıktan sonraki müddetlerini
geçirdiler mi artık onları ya iyilikle tutun, yahut hoşlukla
salıverin. Haklarında aşırı muâmelede bulunmak için zararlarına
olarak onları zorla tutmayın. Bunu kim yaparsa ancak kendisine
zarar eder. Allah'ın âyetlerini şaka sanmayın. Size verilen
Allah nîmetlerini, öğüt vermek için indirdiği kitabı ve ondaki
hikmeti anın. Sakının Allah'tan ve bilin ki o, her şeyi bilir.
232- Kadınları boşadınız da zamanlarını geçirdiler mi aralarında
güzellikle uzlaşırlarsa kocalarına varmalarına engel olmayın.
Bu, içinizde Allah'a ve son güne inananlara verilmiş bir
öğüttür. Bu, sizin için daha hayırlıdır, daha temiz bir iştir.
Siz bilmezsiniz ama Allah bilir.
233- Analar, emzirme zamanını tamamlamak isterlerse tam iki yıl,
çocuklarına süt verirler. Evlât sahibi olana da evlâdını
emzirenin rızkını, elbisesini, örfe göre, vermesi borçtur.
Kimseye gücünden fazla bir şey teklif edilemez. Ne ana
evlâdından zarar görmeli, ne baba. Mîrasçıya da hüküm aynıdır.
Anayla baba, birbirleriyle danışırlar da, razı olurlar, çocuğu
memeden kesmek isterlerse beis yok. Çocuklarınızı başkalarına
emzirtmek isterseniz vereceğiniz şeyi güzelce, yollu yordamlı
verdikten sonra artık size suç yoktur. Sakının Allah'tan ve
bilin ki Allah, ne yaparsanız görür.
234- İçinizden biri ölür de arkasında kadın bırakırsa bu çeşit
adamların kadınları dört ay, on gün beklerler. Bu müddeti
geçirdikten sonra meşru bir sûrette kendiliklerinden
dilediklerine vaRabilirler, bu hususta size bir suç yoktur
artık. Allah, ne yaparsanız, hepsinden de haberdardır.
235- Alacağınız kadınlara, onları alacağınızı anlatmanızda,
yahut da bunu gizlemenizde bir beis yok. Allah bilir ki siz,
onları anacak, hatırlayacaksınız. Yalnız onlarla gizlice de
sözleşmeyin, doğru ve yolunda bir söz söylerseniz o başka. Farz
olan müddet geçmedikçe nikah bağını bağlamaya kalkışmayın. Şüphe
yok ki Allah, gönlünüzdekini de bilir, bundan dolayı çekinin
ondan. Bilin ki Allah suçları örter, cezada acele etmez.
236- Kadınları, onlara dokunmadan, yahut nikâh parası kesişmeden
boşadınızsa beis yok. Ama onları da faydalandırın. Gücü yeten,
gücü yettiği kadar, kudreti olmayan da kendi miktarınca ve örfe
uygun olarak bir şey versin. Bu, ihsân sahiplerine bir borçtur.
237- Onlara dokunmadan boşarsanız nikâh parası kesmiş olduğunuz
takdîrde kabul ettiğiniz paranın yarısını vermeniz gerek. Ancak
kadın, hakkını bağışlar, yahut nikâhın düğümü kimin elindeyse o,
bu hakkı bahşederse bu ayrı. Sizin bağışlamanız, takvaya daha
yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın. Şüphe yok ki Allah,
yaptıklarınızı görür.
238- Koruyun namazları, hele orta namazına çok dikkat edin ve
Allah'a itaat ederek namaz kılın.32
239- Korkuyorsanız yürüyerek, yahut hayvana binmiş olduğunuz
halde kılın. Emniyete çıktınız mı bilmediğiniz şeyleri size
belleten Allah'ı anın.
240- İçinizden ölüp de karısını geride bırakacaklara gelince,
onlara, evlerinden çıkarmaksızın yılına kadar bir geçim vasiyet
etmeleri gerek. Yok, eğer karıları evlerini bırakıp giderlerse
yapacakları meşru bir şeyden dolayı size suç yok. Allah
üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
241- Boşanan kadınlar için de artık ve eksik olmamak üzere bir
şey vermek gerek. Bu da sakınanlara bir borçtur.
242- İşte Allah, aklınız ersin diye size âyetlerini böyle apaçık
bildirir. (32)
243- Görmez misin ki binlerce kişi, ölümden çekinerek
yurtlarından nasıl çıktılar da sonra Allah onlara ölün dedi,
sonra da diriltti onları. Şüphe yok ki Allah, insanlara karşı
ihsân sahibidir ama insanların çoğu şükretmez.(33)
244- Allah yolunda vuruşun, savaşın ve bilin ki Allah, şüphesiz
duyar, bilir.
245- Kimdir o ki Allah'a güzel bir sûrette borç versin de Allah
onu, o kimseye fazlasıyla ve kat - kat ödemesin? Allah daraltır
da, ferahlatır da. Hepiniz de sonunda ona dönüp ulaşacaksınız.
246- Görmez misin İsrailoğulla-rının ileri gelenlerini? Hani
Mûsâ'dan sonra bir zaman geldi ki peygamberlerine, bize bir
padişah gönder de ona uyup Allah yolunda savaşa girişelim
demişlerdi. Peygamberleri, size savaş farz edilir de
savaşmayıverirseniz demişti. Neden savaşmayacakmışız demişlerdi,
yurtlarımızdan çıkarıldık, evladımızdan ayırdılar bizi. Fakat
savaş farz edilince pek azı katlandı, öbürleri dönüverdiler.
Allah bilir zâlimleri.(34) (35) (36)
247- Peygamberleri, Allah size padişah olarak Tâlût'u gönderdi
dedi. Nasıl olur da dediler, bize buyruk yürütür o? Bizim ondan
ziyade padişahlığa hakkımız var, malca da bizden üstün değil.
Peygamberleri, şüphe yok ki dedi, onu Allah seçmiş sizden üstün
etmiş, ona bilgi ve vücut bakımından üstünlük vermiştir. Allah,
mülkünü dilediğine verir. Allah'ın rahmeti boldur, her şeyi
bilir.35
248- Gene peygamberleri demişti ki: Onun padişahlığının apaçık
alameti, Rabbinizden size itminan ve sükûn veren, içinde, Mûsâ
ile Hârûn soyundan artakalanlar bulunan ve melekler tarafından
taşınan tabutla gelmesidir. İnanmışsınız işte bunda, size kesin
bir delil var.36
249- Tâlût, orduyla harekete geçince dedi ki: Allah sizi bir
ırmakla sınayacak. Kim o ırmağın suyundan içerse benden değil,
onu tatmayan benden. Yalnız eliyle bir avuç su alana söz yok.
Irmağa gelince hemen hepsi içti, içlerinden pek azı içmedi.
Tâlût ve onunla berâber bulunan inananlar, o ırmağı geçince,
bizim bugün Câlût'la ordusuna karşı duracak takatimiz yok
dediler. Allah'a kavuşacaklarını umanlarsa nice azlık taife
vardır ki dediler, Allah'ın izniyle çokluk taifeye üst olmuştur,
Allah sabredenlerledir.
250- Câlût'la ordusuna karşı çıkınca da Rabbimiz dediler, sen
bize sabırlar ver, ayaklarımızı diret, bizi kâfirlere üstün
et.(37)
251- Allah'ın izniyle onları bozdular. Dâvûd da Câlût'u öldürdü.
Allah, kendisine saltanat ve hikmet ihsân etti, dilediği bâzı
şeyleri de belletti. Allah insanları, birbiriyle savıp
gidermeseydi yeryüzü mutlaka bozulup giderdi fakat Allah'ın
âlemlere ihsânı var, lütfü var.(38)
252- İşte bunlar, Allah'ın delilleridir. Onları sana hakkıyla
okumadayız ve muhakkak ki sen, gönderilenlerdensin,
peygamberlerdensin.
253- O peygamberlerden bâzısını bâzısına üstün ettik. Onlardan
Allah'la konuşan var, bâzılarının da derecelerini yüceltmiştir.
Meryemoğlu İsa'ya apaçık deliller verdik, onu, Rûh-ul-Kudüs'le
kuvvetlendirdik. Allah dileseydi onlardan sonrakiler,
kendilerine apaçık deliller geldikten sonra artık birbirlerini
öldürmezlerdi. Ama gene de aykırılığa düştüler. İçlerinde inanan
var, inanmayan var. Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi,
fakat Allah dilediğini, dilediği gibi yapar.
254- Ey inananlar, sizi rızıklandır-dığımız şeylerden bir
kısmını yoksullara harcayın o gün gelip çatmadan ki o gün ne
alış-veriş var, ne dostluk, ne şefaat. Kâfirlere gelince
onlardır zâlimler. (39)
255- Öyle bir Allah ki ondan başka yoktur tapacak. Diridir, her
an yarattıklarını tedbîr ve tasarruf edip durur. Ne uyuklamaya
kapılır, ne uykuya dalar. Onundur ne varsa göklerde ve
yeryüzünde. Kimdir izni olmadıkça onun yanında şefaate
kalkışacak? Önlerindekini de bilir, artlarındakini de. Onun
bilgisinden, dilediği miktardan başka hiçbir şeyi kavrayamazlar.
Kürsüsü gökleri de kaplayıp kucaklamıştır, yeryüzünü de. Göğü,
yeri korumak, ona ağır da gelmez. O'dur çok yüce ve çok ulu.39
256- Dinde zor yok. Gerçekten de doğru yolla azgınlık apaçık
meydana çıkmıştır. Kim putları inkâr edip Tanrı'ya inanırsa
şüphe yok, öyle sağlam bir kulpa yapışmıştır ki hiç kopmaz o ve
Allah her şeyi duyar, bilir.
257- Allah, dostudur inananların. Onları karanlıklardan ışığa
çıkarır. İnan-mayanlarınsa dostları Şeytan'dır, onları ışıktan
karanlıklara götürür. Onlardır ateş ehli, onlardır orada ebedî
kalanlar.
258- Kendisine Allah'ın saltanat verdiği kişinin, İbrahîm'le
çekişmeye başladığını görmedin mi? O zaman İbrahîm, benim Rabbim
diriltir, öldürür demişti. O, ben de diriltirim, öldürürüm dedi.
İbrahîm dedi ki: Şüphe yok ki Allah, güneşi doğudan çıkarmada,
sen batıdan doğdur. İnanmayan, bu söze şaşırıp kalmıştı. Allah
zâlim kavmi doğru yola sevketmez ki.(40)
259- Bir de hani yapıları çökmüş, çatıları döşemelerinin üstüne
yıkılmış şehre uğrayan, Allah bu şehri, ölümünden sonra nasıl
diriltecek ki demişti. Allah, onu tam yüz yıl ölü bir halde
bırakmış, sonra diriltmişti de demişti ki: Ne kadar yattın? O da
bir gün, yahut günün birkaç saati kadar bir müddet demişti.
Allah, tam yüz yıl yata kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bak, henüz
bozulmamış bile. Eşeğine de bak; bu iş seni, insanlara bir delil
göstermek maksadıyla oldu; eşeğin kemiklerini nasıl
birleştiriyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz, hele dikkat
et demişti. Bu, ona apaçık belli olunca dedi ki: Bilirim, şüphe
yok ki Allah'ın her şeye gücü yeter.(41)
260- An o zamanı da, hani İbrahîm, Rabbim demişti, ölüyü nasıl
diriltirsin? Allah, inanmıyor musun demişti de İbrahîm, evet,
inanıyorum ama kalbim tam yatışsın, iyice anlayayım demişti.
Allah da demişti ki: Dört kuş al, onları kesip paramparça et,
parçalarını birbirine kat, sonra o karışık parçalardan her
birini bir dağın üstüne koy, sonra da onları çağır, koşarak sana
gelecekler. Bil ki Allah, şüphe yok ki pek yücedir, hikmet
sahibidir.
261- Mallarını Allah yolunda harcayanlar, her başağında yedi yüz
tanesi olan ve tam yedi tane başak bitiren tek bir tohuma
benzer. Allah dilediğine kat kat verir, arttırır. Allah'ın
ihsânı boldur ve her şeyi bilir.
262- Mallarını verip ardından da, verdiklerinin başlarına
kakmayanların, onlara minnet yüklemeyen ve eziyette
bulunmayanların ecri, Rableri katındadır. Onlara ne korku
vardır, ne hüzün.
263- Güzel söz ve suç bağışlama, ardında minnet olan sadakadan
hayırlıdır. Allah müstağnîdir, ceza vermede acele etmez.
264- Ey inananlar, malını insanlara gösteriş için harcayan ve
Allah'a, âhiret gününe inanmayan kişi gibi sadakalarınızı, başa
kakmakla minnet ve eziyetle hiç verilmemiş bir hale getirmeyin.
O çeşit adam, sanki şiddetli bir yağmur altında kalıp üstündeki
toprağın kayarak sıvışmasıyla kaypak bir hale gelen kayadır. O
çeşit adamlar, kazançlarından hiçbir sevap elde edemezler ve
Allah, inanmayan kavmi doğru yola sevk etmez.
265- Mallarını, Tanrı rızasını kazanmak ve özlerindekini yerli
bir hale getirip kendilerine mâl etmek için verenlerse bir
tepedeki bahçeye benzerler; bol-bol yağan yağmur, o bahçenin
meyvelerini iki misline çıkarır. Hattâ bu çeşit yağmur yağmasa
bile mutlaka bir çisentiye kavuşur orası ve Allah, bütün
yaptıklarınızı görür.
266- Biriniz arzular mı ki onun bir hurma fidanlığı, bir üzüm
bağı olsun, kıyısından ırmaklar aksın, o fidanlıkta, o bağda
bütün meyveler yetişsin, kendisi de ihtiyarlığa düşsün, küçük ve
âciz dölü-döşü bulunsun da tam bu çağda fidanlığına, bağına,
yakıp kavurucu bir sam yeli gelip çatsın, bahçe ve bağ, yanıp
mahvolsun? İşte Allah, düşünürsünüz diye size delillerini böyle
açıklar.
267- Ey inananlar, kazandığınız temiz şeylerden, yeryüzünden
sizin için çıkardığımız nesneleri verin, görmemek için
gözlerinizi yummadan ele alamayacağınız bayağı ve aşağılık
şeyleri değil ve bilin ki Allah, müstağnîdir ve tam hamda lâyık
olan odur.
268- Şeytan, sizi yoksulluğa çağırır, size kötülüğü buyurur.
Allah'sa yarlıgamasına, ihsânına davet eder ve Allah'ın ihsânı
boldur, her şeyi o bilir.
269- Dilediğine hikmet ihsân eder ve kime hikmet ihsân ederse
şüphe yok ki o, çok hayra nail olmuş demektir, fakat bunu, aklı
başında olanlardan başkaları düşünmez bile.(42)
270- Ne sadaka verir ve ne adak adarsanız şüphe yok ki Tanrı,
bilir onu ve zâlimlere hiçbir yardımcı yoktur.
271- Sadakalarınızı açık verirseniz ne hoş, fakat gizlice
yoksullara verecek olursanız bu, size daha hayırlıdır ve bu,
günahlarınızın karşılığı olur; Allah ne yaparsanız hepsinden
haberdardır.
272- Onları doğru yola götürmek sana ait değil. Fakat Allah
dilediğine doğru yolu gösterir. Hayra ait bir şey verirseniz
bunun faydası size. Zâten yoksullara vermeniz de ancak Allah
rızası içindir. Hayır yapmak için verdiğiniz şey, size
fazlalaştırılır ve siz zulüm görmezsiniz.
273- Verilen şeyler, kendilerini tamamıyla Allah yoluna vermiş
olup yeryüzünde dolaşamayan yoksullara aittir. Bilmeyen kişi,
onların istiğnalarını görüp zengin sanır, halbuki sen,
yüzlerinden tanırsın onları. Yüzsuyu dökerek halktan bir şey
istemez onlar. Hayır için ne harcarsanız şüphe yok ki Allah, onu
bilir.
274- Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlar yok mu,
onların ecirleri, Rableri katındadır ve onlara ne korku vardır,
ne de mahzun olurlar.
275- Faiz yiyenler, ancak Şeytan tarafından çarpılmış gibi bir
hale geliverirler. Bu da onların, alış-veriş de faiz almaya
benzer, onun eşidi demelerindendir. Allah, alış-verişi helâl
etti, faizi haram. Rabbinden kendisine öğüt verilen, faizden
vazgeçerse eskiden aldıkları ona aittir, işi de Allah'a ait.
Fakat bundan sonra gene tutup faiz alanlar, ateş ehlidir, orada
da ebedî kalırlar.
276- Allah faizi eksiltir, sadakalarıysa arttırır ve Allah,
fazlasıyla inkâra düşüp çok suç işleyenlerin hiçbirini sevmez.
277- İnananlara, iyi işler yapanlara, namaz kılanlara, zekât
verenlere gelince: Onların ecirleri Rableri katındadır, onlara
ne korku vardır, ne hüzün.
278- Ey inananlar, Allah'tan sakının ve artık almadığınız
faizleri bırakın inancınız varsa.
279- Bunu yapmazsanız bilin ki Allah'la ve Peygamberiyle savaşa
giriştiniz. Tövbe ederseniz anamalınız sizindir, ne
zulmedersiniz, ne zulüm görürsünüz.
280- Borçlu dardaysa genişleyinceye dek mühlet verin ona.
Borcunuzu sadaka olarak bağışlarsanız bu, bilseniz, sizin için
daha hayırlıdır.
281- Sakının o günden ki dönüp Allah'a ulaşacaksınız, sonra da
herkese kazancının karşılığı verilecek ve onlara
zulmedilmeyecek.
282- Ey inananlar, muayyen bir müddet için borçlandığınız vakit
bunu mutlaka yazın. Aranızda bir yazıcı bulunsun ve bunu
dosdoğru yazsın. Yazıcı, Allah kendisine nasıl bellettiyse
öylece yazmaktan çekinmesin borçlanan da yazdırsın, onu
geliştiren Allah'tan çekinsin de hiçbir noktayı eksik
bırakmasın. Borçlu, akılsız biriyse, yahut aklı azsa, yazdırmaya
gücü yetmezse velîsi, doğru olarak yazdırsın. Adamlarınızdan iki
erkeği de bu muâmeleye tanık tutun. İki erkek olmazsa biri
unuttuğu vakit öbürünün hatırlatması için razı olacağınız
kimselerden bir erkekle iki kadın tanık olsun. Tanıklar da,
çağrıldıkları vakit kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, muayyen
müddete kadar verilen borcu yazmaktan üşenmeyin. Bu, Allah
katında daha ziyade adâlete uyan, tanıklık için daha sağlam
olan, tereddüde ve şüpheye düşmemenize daha ziyade yarayan bir
şeydir. Ancak peşin alış-verişte bulunuyor, malı, aranızda elden
ele devrediyorsanız onu yazmamakta bir suç yok size.
Alış-verişte de tanık bulunsun, yazan da hiç zarar görmesin,
tanık da. Zarar verirseniz bu, şüphe yok ki bir isyandır sizin
için. Sakının Allah'tan, Allah size öğretmededir ve Allah, her
şeyi tamamıyla bilir.
283- Eğer bir yolculuktaysanız, kâtip de bulamadınızsa alınan
rehin de kâfi. Birbirinize emniyetiniz varsa emniyet edilen
borçlu, kendisini geliştiren Allah'tan sakınsın da emanetini
tama-mıyla ödesin ve tanıklığı gizlemeyin. Kim gizlerse şüphe
yok, kalbi günaha batar ve Allah yapıklarınızı tamamıyla bilir.
284- Allah'ındır göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa.
İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah, onunla sizi
hesaba çeker. Dilediğini yarlıgar, dilediğini azaplandırır ve
Allah'ın her şeye gücü yeter.
285- Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene inanmıştır,
inananlar da. Hepsi de Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine inanmıştır. Peygamberlerinden hiçbirini
öbüründen ayırmayız, duyduk demişlerdir ve itaat ettik,
Rabbimiz, yarlıganma dileriz senden, varacağımız yer, tapındır
senin.
286- Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla bir şey
teklif etmez. Herkesin kazandığı sevap kendisine aittir, elde
ettiği suç gene kendisine ait. Rabbimiz, bizi muaheze etme
unuttuysak, yahut yanıldıysak. Rabbimiz, bize ağır yük yükleme
bizden öncekilere yüklediğin gibi. Rabbimiz, yükleme gücümüzün
yetmeyeceği şeyi. Bağışla bizi, yarlıga bizi, acı bize, sensin
yardımcımız, artık yardım et bize inanmayanlara karş ı.(43)
(1) Âyette bahis konusu olan Allah ahdi hakkında çeşitli sözler
var. Ahid bir şeyi korumak anlamına gelir. İnsanların
akıllarıyla, eserlerini görüp, peygamberlerle, kitaplarla
doğruluğunu anladıktan sonra gene Tanrının varlığını, birliğini
inkâr etmeleri; peygamberlerin sözlerini, buyruklarını duyduktan
sonra itaat etmemeleri, Tanrı ahdini bozmalarıdır denmiştir.
Eski kitaplarda Hz. Muham-med (s.a.a)'in Peygamber olarak
gönderileceği yazıldığı halde inanmayanların, Tanrı ahdini
bozmuş olduklarını söyleyenler de olmuştur ki Tabari, bunu kabûl
eder. Allah'ın, ulaştırılmasını buyurduğu şey de, insanların,
Peygamberlere ve inananlara ulaşmaları, onlara katılmalarıdır.
Yakınları görüp gözetmek, bütün peygamberlere inanmak, inanca
ibâdetleri katmaktır diyenler de vardır.
(2) 38. Ahd-i Atıyk, Tekvin, 1. 26 ve devamı, 2-3. Bu kitapta
aynen Kur’ân'daki gibi Âdem Peygamber yaratılır, yalnız cennete
değil de doğu tarafında Aden'de kurulan bir bahçede konaklar.
Her şeyden yiyip içmesine izin verilir, yalnız hayrı, şerri
bilmek ağacından yememesi emrolunur ve yediğin gün ölürsün
denir. Tanrı, Hz. Âdem'e bütün hayvanların adlarını koydurur.
(Devamı, sonnot No:1) (3) İblis kelimesinin, şiddetli sıkıntıya,
kedere uğramak anlamına gelen "iblâs" kelimesinden geldiği
söylendiği gibi bu sözün Arapça olmayıp yabancı bir dilden
Arapça'ya geçtiği de söylenmiştir (al-Müfredât, s. 59,
Mecma'-ül-Beyan, c.1, s.35). (4) Kırk gece. Bu bahis Ahd-i
Atıyk'ın Huruc bölümünde geçer (24, 32). Yalnız Ahd-i Atıyk'te
buzağıyı yapan, Hârûn'dur, Kur’ân'sa 20. sûrenin 94. âyetinde
Hârûn'un bunu yapmadığını, hattâ bu hususta İsrailoğullarına
öğütler verdiğini, fakat Samîri'nin onları kandırarak bu işi
yaptığı anlatılır. (5) Bahsedilen şehir Kudüs'tür demiştir. (6)
) Ahd-i Atıyk, Huruc, 17, 5-6. (7) Sâbie'ye Hanif de denir.
Bunlar, İbrahîm Peygamberin dinine salik olanlardır denmiştir.
Ansiklopedya Britanika'ya göre Babil'de, yarı Hıristiyan bir
mezhebe tabi olanlardır. Bunlar, Yahya Peygambere uyanlara
benzerlerdi. Habib-i Neccâr, Ebu-Zerr, Selman ve saire gibi bâzı
kişiler, bu mezhepten sayılmışlardır. Şehristanî, "al-Mileli
ven-Nihal" inde bu fırkayı Sâbie ve Hunefâ diye ikiye ayırıyor.
Ona göre Sâbie, cismani bir mutavassıtla değil de ruhani bir
vasıtayla Tanrı bilinebilir ve ona ulaşılır derler. (Devamı,
sonnot No: 2) (8) Mücalid, kalplerinin çarpıldığını söyler
(Mecma'ül-Beyan 1, 56). (9) Rûh-ül-Kudüs, bu âyette ve gene bu
sûrenin 253., 5. sûrenin 110. âyetlerinde geçer ve bütün bu
âyetlerde İsa'nın Ruh-ül-Kudüs'le teyit edildiği bildirilir. 16.
sûrenin 2. âyetinde "Ruh" diye adı geçer ve meleklerin, Tanrı
kullarından dilediğine ve emriyle, Ruh'la melekleri indirdiğini
bildirir. Aynı sûrenin 102. âyetinde Ruh-ül-Kudüs''ün, gerçek
olarak, inananları, inançlarında tespit için Rab tarafından
indirildiği söylenir. 26. sûrenin 193. âyetinde, Ruh-ül-Emin
diye anılır ve Hz. Peygamberin kalbine, Kur’ân'la indiği
söylenir. 40. sûrenin 15. âyetinde Ruh'un, kullarından
dilediğine, emriyle ilga edildiği, 58. sûrenin 22. âyetinde
inananların Ruh'la teyit edildiği, 70. sûrenin 4. âyetinde
meleklerle Ruh'un, uzunluğu elli bin yıl olan bir günde, göğe
ağacağı, 78. sûrenin 38. âyetinde Ruh'la meleklerin, kıyamette
ayrı birer saf teşkil edeceği, 77. sûrenin 4. âyetinde
Rablerinin izniyle meleklerle Ruh'un kadir gecesi yere ineceği,
19. sûrenin 17. âyetinde Ruh'un, Meryem'e bir insan sûretinde
temessül ettiği bildirilir. (Devamı, sonnot No: 3) (10) Cibril,
Cebreil, Cebrail, Cibrâl tarzlarında da kullanılır. Bu sözün
Arapça olmayıp Süryaniciden geldiği ve Süryanicide cebr
kelimesinin kul, il, kelimesinin de Allah anlamını ifade ettiği
ve bu sözün Tanrı kulu demek olduğu söylenmiştir.
(Mecma'ül-Beyan, 1. 71). Tanrı kudreti anlamına geldiğini
söyleyenler de vardır. Ahd-i Atıyk'te, Cebrail'in vahiy meleği
olduğu, Danyâl bölümünden anlaşılıyor (8, 16). Fakat aynı
kitaptan, İsrailoğullarının Mikâil'i daha çok sevdikleri
anlaşılmaktadır (12, 1) Fedekli Yahûdilerin bir kısmının,
Cebrail bizim düşmanımızdır, bize azapla, harple gelir; Mikâl,
bollukla, iyilikle gelir demişlerdi. Bu âyet, bunun üzerine
vahyedilmiştir. Cebrail, İslâm inancında, peygamberlere vahiy
getiren melektir. (11) Mik kelimesinin, kulcağız anlamına
Süryanice bir kelime olduğu ve Mikâil'in Allah kulcağızı
anlamına geldiği söylenmiştir (Mecma'ül-Beyan, aynı sahîfe).
Mikâil, yelleri estiren, yağmuru yağdıran, Tanrı dileğine göre
rızıkları bölen, paylaştıran melektir. Sur'u da bu melek
üfleyecektir. Mikâil, Mikâl tarzında da söylenir. (12) Ahd-i
Atıyk'te Süleyman'ın, kadınlarının hatırı için putlara mabetler
yaptırdığı ve Tanrının, onun aleyhine gazebe geldiği anlatılır
(Müluk-i Sâlis, 11, 1 Y. d.). Kur’ân, bu rivâyeti reddeder.
Hârut, Mârut adlı iki melekten bahseden bu âyetteki "melekeyn"i,
"melikeyn" diye okuyanlar vardır ki bunlara göre Hârut ve Mârut
Babil'de hüküm süren iki padişahtır. Bunlar Dâvut ve Süleyman
Peygamberlerdir diyenler de vardır. Dâvut ve Süleyman, Ahd-i
Atıyk'e göre peygamber olmayıp iki padişahtır, halbuki Kur’ân
bunları peygamber olarak kabul eder. Bu âyetler, "Süleyman kâfir
olmadı, fakat insana büyü belleten Şeytanlar kâfir oldular. İki
meleğe sihir indirilmedi, fakat Babil'deki Hârut ve Mârut'a büyü
bilgisi verildi" tarzında tevil de edilmiştir, fakat bu tevil,
nassın sarahatına uymaz. Bu melekler hakkında türlü türlü
rivâyetler ve hikâyetler vardır (Bakınız; İslâm Ansiklopedisi,
Azer: Garbi Asya ve Anadolu Akvam-ı Kadimesinin Din Tarihi,
Konya Mecmuası, sayı. 34, 5. Konya - 1940, s. 1922-1936). (13)
Bizi de gözet anlamına gelen "Râinâ" sözünü Yahûdiler, "Râinâ -
çobanımız" tarzına çevirdiler. Bu âyet, bu yüzden vahyedildi.
(14) Bu ve buna benzer âyetler, Mûsâ Peygamber zamanındaki
vahiyleri, hikâye yollu tekrarlar, yoksa hüküm bakımından bütün
devirlere şamil değildir. (15) Hz. İbrahîm'in sınandığı sözler,
oğlunun kesilme emridir diyenler bulunmuş, 37. âyette, Âdem
Peygamberin bellediği sözler olduğunu söyleyenler de olmuştur
(Mecma-ül Beyan, 1. 84-85). (16) Hanif sözü, bâtıl dinlerden
gerçek dine daha mail, doğru, düz anlamlarına gelir.
Yahûdilikten ve Hıristiyanlıktan meyledip doğruyu kabul
ettikleri cihetle bu inancı benimseyenlere denmiştir. Hanif,
doğru dinde sabit ve haniflik, doğruluk anlamlarına gelir
diyenler de vardır. Hanif dini, Müslümanlıktan önce Araplar
arasında bâzı kimseler tarafından benimsenmişti.
Haşimoğullarının çoğu bu inançtaydı (62. âyetin izahına da
bakınız). (17) Allah'ın verdiği renk. İbn-i Abbas, Hasen, Katâde
ve Mücâhid'e göre Allah dinine yapışmaktır. İmam Ca'fer-üs-Sâdık
(a.s), Allah rengine, Müslümanlık demiştir. Ferrâ ve Belhi, bu
sözü, sünnet anlamına almışlardır. Tanrı yaratışı diyenler de
vardır (Mecma'ül-Beyan, 1. 92). Râgıb-ı İsfahanî'ye göre
Tanrının, insanları hayvanlardan ayırt etmek üzere ihsân ettiği
akıldır ve gene ona göre Hıristiyanlar, doğan çocuğu, doğumunun
yedinci günü Amudiyye suyunda Vaftiz ederler ve böylece...
(Devamı, sonnot No: 4) (18) Kıble, ibadette dönülen cihete ve
mabede denir. Müslümanlıkta ilk kıble, Kudüs'tü. Hicretten on
altı ay sonra Kâ'be, kıble oldu ve bir öğle namazında bu emir
vahyedildi. Namaz kılınan yere bir mescit yapılmış ve bu yüzden
o mescide iki kıble mescidi anlamına gelen "Mescid-ül-Kıbleteyn"
denmiştir. (19) İmamdan maksat, gerçek inancı belirten namazdır
ve âyet önceden Kudüs'e karşı kılınan namazın zayi olmayacağını
bildiriyor. (20) Safâ, düz taş anlamına gelir. Toz toprak gibi
başka bir madde ile karışmamış taşa da derler. Merve de yumuşak
bir hale gelmiş katı taşa denir. Hac, lügatte, tekrarlamak
niyetiyle bir şeyi kastetmektir. Şeriatta, malla ve bedenle
yapılan bir ibadettir. Yol eminse ergenlik çağına gelen
Müslüman, hasta değilse, ailesinin geçimi yerindeyse ve kendisi
zenginse ömründe bir kere Mekke'de muayyen töreni yapmak
zorundadır. Safâ ve Merve, Mekke civarında iki tepedir.
Câhiliyye devrinde Safâ'da Üsâf, Merve'de Nâile denen iki put
vardı. Müslümanlıktan önceki Hac töreninde Müşrikler Safâ ile
Merve arasında sa'y yaparlarken, yani yedi kere gidip
gelirlerken bu iki puta ellerini, yüzlerini sürerlerdi. Hac
törenini, ekonomik bir zaruret olarak teşri eden ve sa'y
geleneğini de bırakan Müslümanlık, Safâ ile Merve'den bu putları
kaldırmıştır. (21) Ölü eti, Mûsâ dininde de haramdır (Lâvililer,
7, 24), kan (26 , 27) ve domuz da öyle (11, 7). (22) Oruç
herhangi bir şeyden nefsi çekmektir. Şeriatta muayyen bir zaman
içinde nefsi, yemekten içmekten, cimâdan menetmektir. Oruç
Musevilerle Hıristiyanlarda da vardır. (23) Oruç tutmaya kudreti
varken yiyen kişinin her gün bir yoksulu doyurması, bir rivâyete
göre neshedilmiştir. Bunu kabul edenlere göre bu âyetin hükmünü
kaldıran âyet, bu sûrenin 185. âyetidir ve o âyette yalnız hasta
olanın, yahut seferde bulunanın orucunu yiyebileceği
bildirilmiştir. Bu, İbn-i Abbas,ın sözüdür. Hasen ve Atâ'ya göre
bu hüküm, kaldırılmamıştır. (Devamı, sonnot No: 5) (24) İbn-i
Abbas'ın, Katâde'nin ve Atâ'nın rivâyetlerine göre Araplarda,
hac için ihram girenler, evlerine, kapılarından girmezler, arka
taraftaki duvarı aşmak sûretiyle girerlerdi. Çıkarken de gene o
sûretle çıkarlardı. Bunu Ebül-Cârûd, İmam Muhammed-ül-Bâkır'dan
da rivâyet etmiştir. Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sakıyf, Ceşm, Sa'saa
oğlu Benû-Âmir boylarının, bu işi yapmadıklarını söyleyenler
olmuştur. Bâzılarına göreyse bu âdete uyanlar, bu boylardır.
Aynı zamanda âyetten, bir işi, o işin başarılacak yönlerinden,
iyiliği ve hayrı, iyi ve hayırlı kişilerden arayın anlamını da
verdiğini söyleyenler vardır. "Evlere kapılarından girin"
cümlesinin tefsirinde Ebû-Câ'fer Muhammed-ül-Bâkır (a.s),
Muhammed'in soyu, Tanrı kapılarıdır, Tanrı yoludur, onlar cennet
davetçileridir; hakkı oraya çekenler, halka kılavuzluk
edenlerdir demiştir. (Mecma'ül-Beyan, c. I, s.120). (25) Umre,
Arafat dağında gecelemeksizin yapılan hac törenidir. Hac,
muayyen bir mevsimde yapılır, umrenin mevsimi yoktur. Ancak
hacdan önce veya sonra yapılması, yahut recep ayında edası
sünnet sayılmıştır. İmamiyye'de umre, hac gibi farzdır. (26)
Arafat, Mekke civarındaki dağdır. Hacılar, zilhiccenin dokuzuncu
günü burada toplanırlar. Meş'ar-ül-Harâm, Müzdelife civarındaki
yerdir. Arafat'tan inilirken buradan geçilir. (27) Sayılı
günler, zilhiccenin on birinci, on ikinci, on üçüncü günleridir;
bu günlere "Eyyam-ı Teşrıyk" denir. Bayram gününde ve bu
günlerde, namazlardan sonra tekbir getirilir. Âyet, bunu
emrediyor. (28) Sayılı günler, zilhiccenin on birinci, on
ikinci, on üçüncü günleridir; bu günlere "Eyyam-ı Teşrıyk"
denir. Bayram gününde ve bu günlerde, namazlardan sonra tekbir
getirilir. Âyet, bunu emrediyor. (29) Bu ay, recep ayıdır.
Araplar, Müslümanlıktan önce Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve
Recep aylarında savaş etmezlerdi . (30) Bu ayet henüz içki ve
kumar haram edilmeden vahyedilmiştir. (31) Bu hüküm, boşamayı
sınırlamak içindir. Kadını alan kişinin, onunla buluşması ve
kadını boşadıktan sonra iddet zamanının, yani üç hayız
müddetinin geçmesini beklemesi hakkında hadisler vardır.
(Devamı, sonnot No: 6) (32) Orta namazı, günün ortasında olduğu
için öğle namazıdır diyenler vardır. Sabit oğlu Zeyd, İbn-i
Ömer, Ebû-Saîd-ül-Hûdrî, Üsâme ve Ayişe bunu riveyet etmişler,
Hz. Muhammed-ül-Bâkır'la Hz. Ca'fer-üs-Sâdık'tan da bu çeşit
rivâyet edilmiştir. Zeydi imamlarının bir kısmı, orta namazının,
cuma günleri cuma namazı, diğer günler öğle namazı olduğunu
kabul etmiştir. Sabahla öğle ve akşamla yatsı namazlarının
arasında bulunduğu için ikindi namazıdır diyenler olmuştur ki
İbn-i Abbas ve Hasen bunu kabul ederler, Ali'den, İbn-i
Mes'ud'dan, Katâde'den, Dahhâk'ten bu kavil rivâyet edilmiştir.
(Devamı, sonnot No: 7) (33) İsrailoğullarından bir bölük halk,
şehirlerinde çıkan taun hastalığından kaçmışlardı, buna işaret
edilmektedir. (34) Bu peygamber, Samoil'dir (Ahd-i Atıyk,
Müluk-i evvel, 8). (35) Samoil'in, İsrailoğullarına tâyin ettiği
padişah, Saul'dur. Kur’ân, Saul'u, Tâlut diye anıyor. Tâlut'a,
çok uzun boylu olduğu için bu adın verildiği söylenmiştir
(Mecma'ül-Beyan, I, 149). Ahd-i Atıyk'te de kavmin ortasında
dururken omuzundan yukarısı, herkesin başını aştığı anlatılır
(Müluk-i evvel, 10, 23). Zâten âyette de buna işaret vardır.
(36) Tevrat'ta, "Tâbut-ı Sekiyne" diye birçok yerlerde geçer
(Meselâ bakınız: 15 v. d.) (37) Câlut, Ahd-i Atıyk'te Colyat
diye geçer (Müluk-i evvel, 17, 23 v. d.). Dâvûd, bu boylu poslu
Filistin kahramanını, bir sapan taşıyla alnından yaralayıp yere
yıkmış, kendi kılıcıyla başını keserek öldürmüştür (38) Âyetteki
"hikmet" ten maksat, peygamberliktir. Musevilere göre Dâvûd,
peygamber değildir, Müslümanlık onu peygamber olarak kabul eder.
(39) Bu âyette "kürsi" kelimesi geçtiği için kürsü âyeti
anlamına "Âyet-ül-Kürsi" denmiştir. Hattâ bu sûreye "Kürsi
sûresi" diyenler de vardır. Kürsü, örfte, üstüne oturulan şey
anlamına gelir. Bu söz, kirs aslından gelmiştir, toplu
anlamınadır. (Devamı, sonnot No: 8) (40) İbrahîm Peygamber'le
davaya girişen Nümrud'dur. Halk arasında bu padişaha Nemrut
denegelmiştir. Rivâyete göre Tanrılık dâvasına kalkışan ilk
adamdır. (41) Bu âyet, Ahd-i Atıyk'te, Hızkıyâl Peygamberin bir
rüyasına işarettir. (Hızkıyâl, 37). (42) Hikmet, Kur’ân bilgisi,
sözde ve işte doğruyu buluş, doğru akıl, İsabetli tedbîr, her
şeyi yerine koymak ve bâzı yerde de peygamberlik anlamlarını
ifade eder. (43) Sûrenin bu iki son âyeti hakkında birçok
hadisler vardır, fazileti anlatılır.
|