|
geri
20- TÂHÂ
SURES
Mekkîdir, yüz otuz beş âyettir
(Tâhâ, İbn-i Abbas'a, Cübeyr oğlu Said'de Hasen'e, Mücâhid'e ve
Kelbi'ye göre ey insan demektir. Bâzılarına göre bu kelime,
habeşçe ve nıbtçadır.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
Tâhâ.(1)
2- Kur'ân'ı zahmet çekmen için indirmedik.(2)
Ancak, korkacaklara bir öğüt olarak indirdik.(3) (4)
4- Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratanın katından indirdik.
5- Rahman, hâkim ve mutasarrıftır arşa.
6- Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ne varsa
ikisinin arasında ve ne varsa yerin altında.
7- Sesini yükseltsen de, yükseltmesen de hiç şüphe yok ki o,
gizliyi de bilir, açığa vurulanı da.
8- Bir Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak, onundur güzel
adlar da.
9- Mûsâ hikâyesi ulaşmadı mı sana?203
10- Hani bir ateş görmüştü de âilesine durun demişti, ben bir
ateş görüyorum, ya gider, bir kor getiririm oradan size, yahut
birine rastlarım da yol öğrenirim ateş başında.
11- Ateşe doğru gidince ona seslenildi: Ey Mûsâ.
12- Şüphe yok ki benim senin Rabbin, çıkar ayakkabılarını, kutlu
vâdîdesin, Tuvâ'dasın sen.
13- Ve seni seçtim ben, dinle vahyedileni.
14- Şüphe yok ki ben öyle bir Allah'ım, yoktur benden başka
tapacak, bana kulluk et ancak ve namaz kıl beni anmak için.
15- Kıyâmet gelip çatmada gerçekten de; herkes, yaptığının
karşılığını bulsun diye gizlemekteyim vaktini.
16- Ona inanmayan ve havasına uyup giden, sakın seni inancından
çevirmesin, yoksa helâk olursun sen de.
17- Sağ elindeki nedir ey Mûsâ.
18- Sopam dedi, ona dayanırım, davarlarıma yaprak silkerim
onunla, başka işler de yaparım onunla.
19- Dedi ki: Elinden bırak onu ey Mûsâ.
20- Bıraktı onu, bir de baktı ki bir yılan olmuş, koşup durmada.
21- Al onu dedi, korkma, evvelce olduğu gibi sopa olarak
vereceğiz onu sana.
22- Elini koynuna sok da bir hastalık yüzünden olmamak şartıyla
bembeyaz çıksın; bu da bir başka delil sana.
23- Böylece de en büyük delillerimizden bir kısmını gösterelim
sana.
24- Git Firavun'a şüphe yok ki pek azdı o.
25- Rabbim dedi, kalbime genişlik ver.
26- İşimi kolaylaştır.
27- Dilimin bağını çöz de.
28- Anlasınlar sözümü iyice.
29- Âilemden birini vezîr et bana.
30- Kardeşim Hârûn'u.
31- Arka olsun bana, onunla kuvvetlendir beni.
32- İşime ortak et onu.
33- Bunları yap da şanını çok tenzîh edelim.
34- Seni çok analım.
35- Şüphe yok ki sen, görmedesin bizi.
36- Dedi ki: Gerçekten de verildi dileğin ey Mûsâ.
37- Andolsun ki bir kere daha lûtfetmiştik sana.
38- Hani vahyedilecek şeyi ilhâm etmiştik anana.
39- Sandığa koy onu da nehre bırak, nehir onu kıyıya bırakır,
benim düşmanım ve senin düşmanın, alır onu demiştim ve himâyem
altında yetişmen için sana karşı bir sevgi de vermiştim ona.
40- Hani kız kardeşin gitmiş de onu yetiştirecek birisini
bulayım mı size demişti, gözü aydın olsun, kederlenmesin diye
tekrar anana kavuşturmuştuk seni ve birisini öldürmüştün de seni
gamdan kurtarmıştık ve seni sınayıp durmuştuk ve yıllarca Medyen
halkının içinde kalmıştın, sonra da mukadder olduğu gibi buraya
geldin ey Mûsâ.
41- Kendim için seçtim seni.
42- Delillerimle git kardeşinle ve beni anmayı ihmâl etmeyin.
43- Firavun'a gidin, çünkü o, gerçekten de azdı.
44- Ona yumuşak bir tarzda söz söyleyin, belki öğüt alır, yahut
korkar.
45- Rabbimiz dediler, korkarız aşırı davranır hakkımızda, yahut
da büsbütün azar.
46- Korkmayın dedi, gerçekten de benim sizinle berâber, duyarım
ben ve görürüm.
47- Hemen gidin de biz deyin, şüphe yok ki Rabbinin iki
peygamberiyiz bizimle gönder İsrâiloğullarını ve onlara azap
verme. Rabbinden delille geldik sana, esenlik hidâyete uyana.
48- Gerçekten de bize vahyedildi ki azap, yalanlayanadır ve yüz
çevirene.
49- Dedi ki: Kimdir Rabbiniz ey Mûsâ.
50- Rabbimiz dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu
gösterendir.
51- Firavun, peki, önce gelenlerin halleri ne olacak dedi.
52- Mûsâ, onlara âit bilgi de dedi, Rabbimin katındadır,
yazılmıştır; ne yanılır Rabbim, ne unutur.
53- Öyle bir mâbuttur ki yeryüzünü size döşek etmiş, orada size
yollar açmış, gökten yağmur yağdırmış, o yağmur sebebiyle de
çeşit-çeşit ve çifter-çifter nebatlar bitirmiştir.
54- Yiyin ve yedirin davarlarınıza; şüphe yok ki bunda, aklı
olanlara deliller var.
55- Oradan yarattık sizi, gene oraya iâde edeceğiz ve oradan
çıkaracağız sizi bir kere daha.
56- Andolsun ki ona bütün delillerimizi gösterdik, yalanladı,
çekindi.
57- Bizi dedi, büyünle yerimizden, yurdumuzdan çıkarmaya mı
geldin ey Mûsâ?
58- O halde biz de onun gibi bir büyü yaparak karşı geleceğiz
sana, aramızda bir buluşma yeri ve vakti tâyin et de sen ve biz,
vaadimizden caymayalım, buluşalım orada, hem de ikimize de
müsâvî mesâfede, münâsip bir yer olsun orası.
59- Mûsâ dedi ki: Herkesin süslenip bayram ettiği ziynet gününü
buluşma zamânı olarak tâyin ediyorum size, halkın toplandığı
kuşluk çağında buluşalım.
60- Derken Firavun dönüp gitti, sonra bütün hîlesini derleyip
geldi.
61- Mûsâ, onlara, yazıklar olsun size dedi, Allah'a yalan yere
iftirâda bulunmayın, sonra size azâp eder de kökünüzü kurutur ve
muhakkak kim iftirâ ederse ziyan eder.
62- Sonra bu iş hakkında aralarında çekişe-çekişe görüşüp
gizlice danıştılar.
63- Bu iki büyücü dediler, büyüleriyle sizi yerinizden,
yurdunuzdan çıkarmak istiyor, sizi yüce yolunuzdan çevirmek
diliyor.
64- Hîlelerinizi, düzenlerinizi bir araya getirin, sonra saf-saf
olun da gelin ve muhakkak olan şu ki: Bugün üstün olan, murâdına
ermiştir.
65- Büyücüler dediler ki: İstersen sen at önce sopanı, istersen
biz atalım önce yâ Mûsâ.
66- Mûsâ, siz atın önce dedi. Derken büyüleriyle ipleri ve
sopaları, Mûsâ'ya doğru koşuyormuş gibi göründü.
67- Mûsâ'nın içine bir korku düştü.
68- Korkma dedik, hiç şüphe yok ki sen, daha üstünsün.
69- At sağ elindeki sopanı, onların meydana getirdikleri şeyleri
yutsun, çünkü onlar, ancak büyücülük düzeniyle yaptılar bu işi
ve büyücü, Nerede olursa olsun, eremez umduğuna.
70- Sonunda büyücüler secde ederek yere kapandılar ve inandık
dediler, Hârûn'la Mûsâ'nın Rabbine.
71- Siz dedi Firavun, ben size izin vermeden inandınız mı ona?
Şüphe yok ki o size büyü öğreten büyüğünüz. Ellerinizi,
ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma dallarına
astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız hangimizin azâbı
daha çetin ve daha sürekli.
72- Şu bize gösterilen apaçık mûcizelere karşı artık
yaradanımıza tercîh edemeyiz seni dediler, elinden geleni yap,
zâten ancak şu dünyâ yaşayışında hükmünü yürütebilirsin.
73- Gerçekten de biz, hatâlarımızı ve bize zorla yaptırdığın
büyüden dolayı girdiğimiz günahları yarlıgaması için inandık
Rabbimize ve Allah, daha hayırlıdır, verdiği karşılık da daha
sürekli.
74- Şüphe yok ki Rabbine mücrim olarak gelenedir cehennem; orada
ne ölür, ne diri kalır.
75- Ve kim de inanmış ve iyi işlerde bulunmuş bir halde ona
gelirse işte o çeşit kişileredir yüce dereceler.
76- Kıyılarından ırmaklar akan ebedî Adn cennetleri ve bu,
inanış ve ibâdetle temizlenen kişinin karşılığıdır.
77- Andolsun ki biz Mûsâ'ya, kullarımla geceleyin yola çık,
onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden,
denizde boğulmadan korkma diye vahyetmiştik.
78- Derken Firavun, askeriyle artlarına düştü, deniz de onları
tamâmıyla kuşatıp kapladı, boğulup gittiler.
79- Ve saptırdı kavmini Firavun ve doğru yola sevketmedi onları.
80- Ey İsrâiloğulları, sizi kurtardık düşmanlarınızdan,
sözleştik sizinle Tûrun sağ yanında ve size kudret helvasıyla
bıldırcın yağdırdık.
81- Sizi rızıklandırdığımız tertemiz şeyleri yiyin ve bu hususta
taşkınlık etmeyin, sonra size gazabım vâcip olur ve kime gazabım
vâcip olursa uçuruma yuvarlanır, helâk olur gider.
82- Ve şüphe yok ki ben bütün suçlarını örterim tövbe edip
inananın ve iyi işlerde bulunup sonra da doğru yolu bulanın.
83- Neden acele ettin, kavminden ayrıldın da geldin ey Mûsâ?
84- İşte dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben yâ Rabbi,
benden daha fazla râzı olasın diye acele ettim.
85- Şüphe yok ki dedi, biz senden sonra kavmini sınadık ve doğru
yoldan çıkardı Sâmirî.
86- Mûsâ, öfkeli bir halde hayıflanarak kavmine döndü de ey
kavmim dedi, Rabbiniz size güzel bir farzda vaitte bulunmadı mı,
çok mu uzun sürdü sizden ayrılışım, yoksa Rabbi-nizin gazabının
vâcip olmasını mı dilediniz size de bana verdiğiniz sözden
caydınız?
87- Dediler ki: Sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak
caymadık biz, fakat Mısırlıların ziynet eşyâlarını almıştık ya,
onları, erisin diye ateşe attık, böyle telkin etti Sâmirî.
88- O, onlara bir buzağı heykeli yapmıştı ki böğürmedeydi. O ve
ona uyanlar işte bu dediler, sizin de mâbûdunuz, Mûsâ'nın da
mâbûdu, fakat Mûsâ, unuttu bunu.
89- Görmüyorlar mıydı, onlara bir söz söyleyemiyordu bu heykel
ve onlara ne bir zarar veriyordu, ne bir fayda.
90- Andolsun ki Hârûn, daha önce onlara, ey kavmim demişti, siz
bununla sınanmadasınız ancak ve şüphe yok ki Rabbiniz rahmandır,
bana uyun ve emrime itâat edin.
91- Onlar, Mûsâ, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele
tapmadan kesin olarak vazgeçmeyiz.
92- Mûsâ, ey Hârûn dedi, bunların doğru yoldan saptıklarını
görünce ne mâni oldu da.
93- Bana uymadın, yoksa emrime isyan mı ettin?
94- Anam oğlu dedi, sakalımı, başımı bırak benim, gerçekten de,
sözüme tam uymadın da İsrâiloğullarının arasına ayrılık saldın
diyeceğinden korktum.
95- Sen ne diye bu işi işledin ey Sâmirî dedi Mûsâ.
96- Sâmirî, onların görmediklerini gördüm ben, sana gelen elçi
meleğin izinden bir avuç toprak aldım, eriyen külçeye attım onu
ve nefsim, bu işi bana böylece hoş gösterdi dedi.
97- Git hadi dedi Mûsâ, hiç şüphe yok ki hayatta cezan,
rastladığına yaklaşma, dokunma bana demendir ve sana bir de azap
vaadedilmiştir ki değişmesine imkân yok; kulluğunda bulunup
durduğun mâbuduna bak da gör, onu biz yakacağız, sonra da
kaldırıp denize atacağız.(5)
98- Mâbûdunuz, ancak Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak;
bilgisi, her şeye şâmildir.
99- İşte böylece geçmişlerin ahvâlinden bir kısmını sana hikâye
etmedeyiz ve şüphe yok ki sana katımızdan bir de Kur'ân verdik.
100- Kim yüz çevirirse ondan şüphe yok ki kıyamet günü, ağır bir
yük yüklenecek.
101- Ebedî olarak kalacak azâb içinde; bu, kıyâmet günü, onlara
ne de kötü bir yük.
102- Sûrun üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir
halde haşrederiz.
103- Aralarında gizli-gizli konuşup ancak derler, on geceden
fazla kalmadınız dünyâda.
104- Ne dediklerini daha iyi biliriz biz aklı ve yolu yoradamı
daha düzgün olanın ancak bir günceğiz kaldınız dediği zaman.
105- O gün dağlar ne olur diye soruyorlar sana; de ki: Rabbim
onları unufak eder, kuma döndürür de savurur.
106- Yeryüzünü dümdüz bir hâle getirir.
107- Orada ne bir iniş görebilirsin, ne bir tümsek.
108- O gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah'a dâvet edene uymasın ve
rahmânın heybetinden sesler kesilir, ancak ayak sesleri,
tıpırtılar hâlinde duyulabilir.
109- O gün rahmânın izin verdiği ve sözünden hoşnût olduğu
kimseden başka hiçbir fert şefâat de edemez.
110- Önlerinde ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da
ve onların bilgisi, bunu ihata edemez.
111- Bütün yüzler eğilir diri ve her an yarattıklarını tedbîr ve
tasarruf eden mâbûda; bir zulüm yükünü yüklenmiş olanlarsa
mahrûmiyet içindedir.
112- Fakat inanarak iyi işlerde bulunan ne günâhının
arttırılmasından korkar, ne sevâbının eksiltilmesinden.
113- İşte biz, belki çekinirler, yahut onlara bir öğüt olur, bir
ibret verir diye Arapça olan Kur'ân'ı indirdik ve onda, bâzı
tehditleri tekrar-tekrar söyledik, açıkladık.
114- Çok yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah
ve acele etme Kur'ân'ı okumak için sana vahiy tamamlanmadan ve
de ki: Rabbim, bilgimi çoğalt.
115- Andolsun ki daha önce Âdem'le de ahitleşmiştik de unutmuştu
ve onu, bilerek, isteyerek günah işleyen bir adam olarak da
bulmamıştık.
116- Hani, meleklere demiştik ki: Âdem'e secde edin, onlar da
secde etmişlerdi, yalnız İblis secde etmekten çekinmişti.
117- Demiştik ki: Ey Âdem, şüphe yok ki bu, sana ve eşine
düşmandır, sakın sizi cennetten çıkarmasın sonra zahmetlere
uğrarsınız.
118- Çünkü aç kalmaman da ancak oradadır, çıplak kalmaman da.
119- Ve sen orada susamazsın, güneşin harâreti de dokunmaz sana.
120- Şeytan, ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedîlik
ağacını ve zeval bulmayacak devleti göstereyim mi?
121- İkisi de o ağacın meyvesından yediler de avret yerlerini
gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini
örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de
umduğundan mahrûm oldu.
122- Sonra da Rabbi seçti onu, kabûl etti tövbesini ve onu doğru
yola sevketti.
123- Hepiniz dedi, inin oradan; bir kısmınız, bir kısmınıza
düşman olsun. Fakat benden, size bir yol gösteren geldi mi onu
kabûl edip doğru yoluma uyan, ne dünyâda yoldan çıkar, ne
âhirette kutsuzluğa düşer.
124- Beni anmadan yüz çevirene gelince: Dünyâda ona dar bir
geçim var, kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz.
125- Yâ Rabbi der, beni neden kör haşrettin, halbuki ben
görüyordum.
126- Böylece der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları,
işte sen de tıpkı o çeşit unutulmadasın bugün.
127- Ve işte biz, suç işlemekte ileri gidenleri ve Rabbinin
âyetlerine inanmayanları böyle cezâlandırırız; âhiret azâbıysa
elbette daha da çetindir, daha da sürekli.
128- Onlardan önce nice ümmetleri helâk ettik; bu, onları doğru
yola sevketmez mi ki? Onların yerlerinde, yurtlarında gezip
duruyorlar. Şüphe yok ki bunda, aklı başında olanlara deliller
var.
129- Rabbinin söylenmiş bir sözü, takdîr edilmiş bir hükmü
olmasaydı ve o hükmün muayyen bir zamânı bulunmasaydı onlara da
azap gelip çetıverirdi.
130- Söyledikleri sözlere sabret ve Rabbini, hamd ederek gün
doğmadan ve batmadan önce ve gecenin bir kısmıyle gün ortasında
noksan sıfatlardan tenzîh et de rızâsına mazhar ol.(6)
131- Ve onları, bunlara sınamak için dünya yaşayışının ziyneti
olarak faydalandırdığımız mala-menâle gözünü dikme ve Rabbinin
rızkı, hem daha hayırlıdır, hem daha sürekli.
132- Ehline, namaz kılmalarını emret ve sen de devâm et namaza.
Senden bir rızık istemiyoruz biz, biziz sana rızık veren ve
sonuç, çekinenlerindir.
133- Ve dediler ki: Bize Rabbinden bir delille, bir mûcizeyle
gelmeli değil miydin? Evvelki kitaplarda bulunan şeyler, onlara
apaçık bildirilmedi mi?
134- Daha önce, bir azapla helâk etseydik onları derlerdi ki:
Rabbimiz, bizi hor-hakir etmeden bir peygamber gönderseydin de
delillerine uysaydık.
135- De ki: Hepimiz beklemekte, gözetlemekteyiz, siz de gözetip
durun, yakında bileceksiniz, doğru yola sâhib olanlar kimlermiş,
doğru yolu bulan kimmiş.
(1) (2) (3) Hz. Muhammed (s.a.a)’in, geceleri, sabahlaradek
namaz kıldığı, nefsine eziyet olmak üzere tek ayağının üstünde
durduğu ve ayaklarının altı şiştiği rivâyet edilmiştir. İlk
âyette ey insan diye Hz. Muhammed (s.a.a)'e hitab edilmektedir.
Bu kelimeyi, ayağını yere bas anlamına gelen "Tıh" diye
okuyanlar da vardır.
(4) v. d. Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümündedir.
(5) Rivâyetlere göre Samirî, bu olaydan sonra İsrailoğulları
arasından çıkarılmıştır. Bir rivâyete göreyse kendisi korkup
çöllere kaçmıştır.
(6) Hamd ederek tenzîh etmekten maksat namazdır. Gün doğmadan
kılınan sabah namazıdır. Gün batmadan kılınan ikindidir. Gecenin
bir kısmında kılınan akşam ve yatsı namazlarıdır. Gün
ortasındaki namaz da öğledir. |