|
geri
7- Â’RAF
SURES
Mekkîdir, ikiyüz altı âyettir.
(İki yüz altı âyettir. Yalnız 163. âyeti Medenîdir. Sûrede A'râf
adı verilen yerden bahsedildiği için bu isim verilmiştir.)
Rahman ve Rahîm Allah Adıyla
1- Elif lâm mîm
sâd.
2- Bu bir kitaptır ki insanları onunla korkutman, inananlara da
öğüt vermen için sana indirildi; bu yüzden yüreğinde bir sıkıntı,
göğsünde bir darlık hâsıl olmasın.
Rabbinizden size ne indirildiyse ona uyun, ondan başkalarını
dost edinip onlara uymayın, fakat ne kadar da azınız öğüt
tutmada.
4- Biz nice şehirler helâk etmişiz ki azâbımız gelip çattığı
zaman ya geceydi; halk, uykuya dalmıştı, yahut da gündüzdü, öğle
uykusundaydı, dinlenmedeydi.
5- Azâbımız geldiği zaman ancak, biz zulmetmiştik diye niyâz
edebildiler.
6- Kendilerine peygamber gönderdiklerimizi de mutlaka sorguya
çekeceğiz, peygamber olarak gönderdiklerimizi de sorumlu
tutacağız.
7- Onlara, tam bir bilgiyle her şeyi nakledeceğiz, bizim
bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki.
8- O gün tartı olacak, gerçektir bu. Kimlerin iyi amelleri,
terazide ağır gelirse onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.
9- Kimlerin hafif gelirse onlardır âyetlerimizi inkâr ederek
zulmettiklerinden kendilerine yazık edenler.(1)
10- Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme
vâsıtalarını da halkettik, ne de az şükredersiniz.
11- Andolsun ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik
size, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin dedik, hemen secdeye
kapandılar, yalnız İblis secde edenlere katılmadı.
12- Tanrı, sana emrettiğim zaman neden secde etmekten çekindin,
seni meneden sebep neydi dedi. O, ben ondan daha hayırlıyım dedi,
beni ateşten halkettin, onu balçıktan yarattın.
13- Tanrı in oradan dedi, artık orada kalıp ululanamazsın, çık,
şüphe yok ki sen alçaklardansın.
14- İblis, bana, tekrar dirilecekleri, kalkacakları güne kadar
mühlet ver dedi.
15- Tanrı, şüphe etme ki mühlet verilenlerdensin dedi.
16- İblis, beni azdıran sensin dedi, onun için ben de andolsun
ki onları senin doğru yolundan çıkarmak için pusu kurup
oturacağım.
17- Sonra andolsun ki önlerinden, arkalarından, sağlarından,
sollarından çıkıp çatacağım onlara ve göreceksin ki çoğu şükür
bile etmeyecek sana.
18- Tanrı, sen kınanmış, kovulmuşsun, çık oradan dedi, andolsun
ki cehennemi sizinle ve sana uyanlarla dolduracağım.
19- Ey Âdem, sen ve eşin, cennete yerleşin, ikiniz de
dilediğiniz şeyleri yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, çünkü
zâlimlerden olursunuz.
20- Şeytan, onlara gizli kalmış olan avret yerlerini belirtip
göstermek için ikisini de vesveselendirdi ve bu ağacın meyvesini
yerseniz mutlaka iki melek haline gelir, yahut da ebedî ömre
kavuşursunuz, onun için Rabbiniz sizi nehyetti dedi.
21- Ve yemin ederek şüphe yok ki dedi, ben size öğüt
verenlerdenim.
22- Onları böylece aldattı. Derken o ağacın meyvesinden tadınca
avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla
avret yerlerini örtmeye koyuldular. Rableri nidâ edip onlara
dedi ki: Sizi, şu ağacın meyvesini yemeden menetmedim mi ve
demedim mi ki Şeytan, hiç şüphe yok ki size apaçık bir
düşmandır.
23- Her ikisi de Rabbimiz dedi, kendimize zulmettik biz, bizi
yarlıgamazsan, bize acımazsan ziyankârlardan oluruz.
24- Tanrı, inin dedi, bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olacak
ve yeryüzünde muayyen bir vaktedek kalmanız mukadder.
25- Orada dirileceksiniz dedi, orada öleceksiniz ve orada
dirilip mezardan çıkarılacaksınız.
26- Ey Âdemoğulları, avret yerlerinizi örtecek libas ve giyip
süsleneceğiniz elbise indirdik size. Tanrıdan çekinme elbisesine
gelince: O, daha da hayırlıdır ve bunlar, insanların anıp öğüt
almaları için indirilen Allah âyetlerindendir.
27- Ey Âdemoğulları, Şeytan, ananızı, babanızı cennetten
çıkardığı ve avret yerlerini onlara göstermek için büründükleri
elbiseyi sıyırıp üstlerinden attığı gibi sakın sizi de bir derde
uğratmasın. O ve ona mensup olanlar, sizin göremeyeceğiniz
yerlerden görür, kollar sizi. Şüphe yok ki biz Şeytanları,
inanmayanlara dost ettik.
28- Onlar, kötü bir iş yapınca babalarımız da derler, bu işi
yaparlardı, öyle bulduk onları ve Allah emretti bunu bize. De
ki: Allah kesin olarak kötülüğü emretmez. Allah'a, bilmediğiniz
şeyi mi isnâd ediyorsunuz?
29- De ki: Rabbim, adâletle hareket etmemi emretti bana ve her
secde yerinde, her namazda yüzünüzü kıbleye döndürün,
inancınızda, ibâdetinizde hâlis olup ona bağlanarak kulluk edin
nasıl sizi o yarattıysa, meydana getirdiyse gene öylece dönüp
onun tapısına varacaksınız.
30- Halkın bir bölüğünü doğru yola sevketmiştir, bir bölüğüyse
sapıklığı haketti. Zanneder misiniz Allah'ı bırakıp da
Şeytanları dost edinenler doğru yolu bulmuşlardır?
31- Ey Âdemoğulları, namaz kılacağınız her vakit, elbisenizi
giyin, süslenin ve yiyin, için, israf etmeyin, şüphe yok ki o,
müsrifleri sevmez.
32- De ki: Allah'ın kulları için meydana getirdiği süslenilecek
şeylerle rızık olarak verdiklerinin içinden tertemiz şeyleri kim
harâm etmiştir ki? De ki: Bunlar, dünyâda, inanan kişilerindir,
âhiretteyse yalnız onlara âittir. Delilleri, bilenlere bu çeşit
açıklamadayız.
33- De ki: Rabbin ancak açığa vurulabilen ve gizlenen
kötülüklerle günahı, haksız yere isyan etmeyi ve hiçbir delil
indirmediği halde Allah'a şirk koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri
tutup Allah'a isnâd ederek söylemenizi harâm etmiştir.
34- Her ümmetin başına gelecek musîbete bir zaman takdîr
edilmiştir. Mukadder olan o zaman gelip çattı mı o musîbeti ne
bir an geriye atabilirler, ne bir an ileriye alabilirler.
35- Ey Âdemoğulları, size, içinizden peygamberler gelip
âyetlerimi okuyunca çekinen ve hallerini ıslah edenlere ne korku
vardır, ne de mahzun olur onlar.
36- Âyetlerimizi inkâr edenler ve onları kabûl etmeyi
ululuklarına yediremeyenlerse cehennem ehlidir ve orada ebedî
kalır onlar.
37- Yalan yere Allah'a iftirâ edenden, yahut onun âyetlerini
inkâr eyleyenden daha zâlim kimdir ki? Kitaptan nasipleri neyse
erişecek onlara; sonunda canlarını almak için elçilerimiz,
onlara gelip çatınca Allah'ı bırakıp da kulluk ettiğiniz,
kendilerini çağırıp durduğunuz putlar Nerede diyecekler. Onlar
da kaybolup gittiler diyecekler ve kâfir olduklarına dâir
kendileri, kendilerinin aleyhinde tanıklık edecekler.
38- Cinlerden ve insanlardan, sizden önce gelip geçen ümmetler
arasında siz de girin ateşe diyecek. Her ümmet, ateşe girdikçe
kendi dindaşına lânet edecek, sonunda birbiri ardınca hepsi de
orada toplanacak. Son girenler, evvelce girenler için Rabbimiz
diyecekler, işte bunlar bizi doğru yoldan çıkardı, bir kat daha
fazla azâb et onlara. Her zümre için diyecek, kat-kat fazla azap
var ama siz bilmezsiniz.
39- Evvelce girenler, sonrakilere diyecekler ki: Sizin bir
üstünlüğünüz yok bize, kazandığınız suçlar yüzünden tadın azâbı.
40- Âyetlerimizi yalan sayıp onlara inanmaya tenezzül
etmeyenlere gök kapıları kesin olarak açılmaz ve deve iğne
yoradamından geçer de onlar gene cennete giremezler ve biz,
mücrimleri işte böyle cezâlandırırız.(2)
41- Onlara, cehennemde ateşten döşekler, üstlerinde de ateşten
örtüler var ve biz, zâlimleri böyle cezâlandırırız.
42- İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara gelince; hiç kimseye
takatinden aşırı bir teklifte bulunmayız, onlardır cennet ehli
ve orada ebedî kalır onlar.
43- Gönüllerindeki kini, hasedi gideririz, bulundukları yerlerin
altından ırmaklar akar ve hamd Allah'a ki derler, doğru yolu
buldurdu da bu nîmetlere kavuşturdu bizi; Allah hidâyet
etmeseydi doğru yolu bulamazdık; andolsun ki Rabbimizin
peygamberleri gerçek olarak geldiler ve onlara işte yaptığınız
işlere karşılık mîras olarak elde ettiğiniz cennet diye nidâ
edilir.
44- Cennet ehli, cehennem ehline biz, Rabbimiz bize neler
vaadettiyse gerçek olarak hepsini bulduk, hepsini elde ettik,
siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek bir sûrette elde
ettiniz mi diye nidâ eder, onlar da evet derler, derken
aralarında bir münâdî, Allah'ın lâneti zâlimlere diye bağırır.
45- O zâlimlere ki halkı Allah yolundan menederlerdi o yolun
eğri bir hâle gelmesini isterlerdi ve onlar âhireti inkâr
ederlerdi.
46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir örtü var ve A'râf
üstünde erler var ki herkesi, yüzlerinden tanırlar ve cennet
ehline esenlik size diye nidâ ederler. Onlar, henüz cennete
girmemişlerdir ama girmeyi umarlar.
47- Gözleri cehennemler tarafına ilişince Rabbimiz derler, bizi
zulmeden kavimle berâber etme.
48- A'râf erleri, yüzlerinden tanıdıkları kişilere nidâ edip
derler ki: Ne malınızın çok oluşu, ne sayınızın fazla bulunuşu,
ne de kulluk etmeye tenezzül etmeyip ululanmanız bir fayda
vermedi size.(3)
49- Allah, onları rahmetine nâil etmez diye yemin ettiğiniz
kişiler, bunlar değil miydi? Sonra bunlara girin cennete denir,
ne korku vardır size, ne de mahzun olursunuz.
50- Cehennem ehli, cennet ehline bize biraz su verin, yahut
Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize de ihsân edin diye
bağırırlar. Cennetlikler, şüphe yok ki derler, Allah suyu da,
bize verdiklerini de kâfirlere harâm etmiştir.
51- Onlar, dinlerini eğlence ve oyun saymışlardır, dünyâ
yaşayışı, onları aldatmıştır. Onlar, nasıl bugüne
kavuşacaklarını unutup bile-bile âyetlerimizi inkâr ettilerse
biz de bugün onları unuturuz.
52- Biz onlara öyle bir kitap gönderdik ki onu bilgiyle
açıkladık, o kitapta, ne lazımsa hepsini bildirdik, inananlara
doğru yolu gösterir ve rahmettir.
53- Onlar, kitapta söylenenlerin gelip çıkmasını mı bekliyorlar
ancak? Bir gün o söylenen şeyler, o sözlerin sonucu gelecek de
evvelce onu unutanlar, gerçekten de Rabbimizin peygamberleri
diyecekler, hak olarak gelmişlerdi; şimdi şefaatçilerden biri
var mı ki şefaat etsin bize, yahut da tekrar dünyâya dönmemize
imkân verilse de oradayken yaptığımız işlerden başka işler
yapsak. Gerçekten de kendilerine yazık etmişlerdir, aslı yokken
inanıp durdukları mabutla da onları bırakmış, kaybolup
gitmiştir.(4)
54- Şüphe yok, Rabbimiz, öyle bir Allah’tır ki gökleri ve
yeryüzünü altı günde yaratmıştır da sonra Arşa hâkim ve
mutasarrıf olmuştur; aceleyle ve durmadan geceyi takib eden
gündüze gecenin örtüsünü atar, o örtüyle örter onu ve güneş de
onun emrine râm olmuştur, ay da, yıldızlar da. İyice bil ki
yaratış da onun, buyruk da; âlemlerin Rabbi Allah'ın şanı ne de
yücedir.
55- Duâ edin Rabbinize yalvarıp yakararak gizlice. Şüphe yok ki
o, duâda haddini aşanları sevmez.
56- Düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculukta bulunmayın
ve ona, azâbından korkarak, lûtfunu da umarak duâ edin. Şüphe
yok ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere pek yakındır.
57- Öyle bir mabuttur ki rahmetinden önce müjdeci olarak
rüzgârları yollar. Sonucu rüzgârlar, ağır yağmur bulutlarını
yüklenince onları ölmüş bir ülkeye sevk ederiz, oraya böylece
yağmur yağdırırız da her çeşit meyveler yetiştiririz. Düşünün de
ibret almaya bakın, çünkü biz, ölüyü de işte böyle diriltiriz.
58- Temiz ülkenin nebatı, Rabbinin izniyle çıkar, çorak yerdense
pek az bir mahsul elde edilir. İşte biz, şükreden topluluğa
delillerimizi bu çeşit tekrar edip durmadayız.(5)
59- Andolsun ki Nûh'u, kavmine peygamber olarak gönderdik de ey
kavmim dedi, Allah'a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz
yoktur. Şüphe yok ki ben, büyük bir günün azâbına
uğrayacağınızdan korkuyorum.(6)
60- Kavminden ileri gelenler, şüphe yok ki dediler, biz seni
apaçık bir sapıklık içine dalmış görmedeyiz.
61- O, ey kavmim dedi, bende sapıklık yok, fakat ben, âlemlerin
Rab-binden gelen bir elçiyim.
62- Rabbimin bildirdiği haberleri size tebliğ etmede ve size
öğüt vermedeyim ve Allah bana bildiriyor da sizin bilmediğiniz
şeyleri biliyorum ben.
63- Sizi korkutmak, sakınmanızı temin etmek ve böylece de
rahmete nâil olmanızı sağlamak için içinizden birisine
Rabbinizden vahiy gelmesine şaşıyor musunuz? (7)
64- Fakat onlar, onu inkâr ettiler, yalancı saydılar, biz de onu
ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık ve âyetlerimizi
yalanlayanları suya boğduk. Şüphe yok ki onlar kör bir kavimdi.
65- Âd kavmine kardeşleri Hûd'u yolladık da ey kavmim dedi,
Allah'a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur. Hâlâ mı
çekinmeyeceksiniz?105
66- Kavminin kâfir olanlarından ileri gelenler, şüphe yok ki
dediler, biz seni sapıklık, bilgisizlik içine dalmış görmedeyiz
ve sanıyoruz ki yalancılardansın sen.
67- O, ey kavmim dedi, bende sapıklık, bilgisizlik yok, fakat
ben, âlemlerin Rabbinden gelen bir elçiyim.
68- Rabbimin bildirdiği haberleri size tebliğ etmedeyim ve ben
size emniyet edilecek bir öğütçüyüm.
69- Sizi korkutmak için içinizden birisine Rabbinizden vahiy
gelmesine şaşıyor musunuz? Hatırlayın ki sizi Nûh kavminden
sonra hükümdâr etti, boy-pos, kuvvet-kudret bakımından da
onlardan üstün etti sizi. Siz de Allah'ın nîmetlerini anın da
murâdınıza erin, kurtulun.
70- Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemizi ve
atalarımızın taptıklarını bırakmamızı sağlamak için mi geldin?
Doğru söyleyenlerdensen tehdît ettiğin şeyi meydana getir
bakalım.
71- O, Rabbinizden azâba ve gazaba uğramayı hakettiniz dedi,
Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmediği ve ancak sizin ve
atalarınızın taktığı birtakım adlar için benimle çekişmeye
kalkıyorsunuz demek, o halde bekleyin, şüphe yok ki ben de
sizinle berâber bekleyenlerdenim.
72- Onu ve onunla berâber olanları rahmetimizle kurtardık da
âyetlerimizi yalanlayanların ve inanmayanların kökünü kestik.(8)
73- Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Ey kavmin dedi,
Allah'a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur.
Rabbinizden size apaçık bir delil gelmiştir, işte şu Allah'ın
mahlûku dişi deve, size bir mucizedir o. Bırakın da Allah'ın
yarattığı yeryüzünde otlayıp dursun ve ona kötülükle dokunmayın,
sonra sizi elemli bir azâba uğratır.
74- Hatırlayın ki sizi Âd kavminden sonra hükümdâr etti ve
yeryüzüne yerleştirdi, ovalarında köşkler kuruyor, dağlarında,
kayaları yontup evler yapıyorsunuz. Allah'ın nîmetlerini anın ve
yeryüzünde bozgunculuk etmeyin.
75- Kavminin ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine
yediremeyenler, âciz sayıp hor gördükleri kimselerden ona iman
etmiş olanlara, siz Sâlih'i, Rabbinden gönderilmiş mi
biliyorsunuz dediler. Onlar da biz dediler, onun vâsıtasıyla
gönderilenlere inandık.
76- O ululanmak isteyenler, o kibirliler, dediler ki: Hiç şüphe
yok ki biz, sizin inandıklarınızı inkâr ettik, kâfir olduk.
77- Dişi deveyi, ayaklarını kesip öldürdüler ve Rablerinin
emrinden çıktılar, isyan ettiler ve ey Sâlih dediler,
peygamberlerdensen tehdîd ettiğin şeyi yap bize bakalım. (9)
78- Derken onlar şiddetli bir sesle azâba uğradılar, yurtlarında
diz çökmüş bir halde yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler.
79- Sâlih, onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki
ben size Rabbimin bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt
verdim ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.
80- Lût'u da gönderdik ve hani kavmine demişti ki: Sizden önce
âlemlerde hiçbir kimsenin yapmadığı kötülüğü mü yapacaksınız?107
81- Çünkü siz kadınları bırakıp şehvetle erkekleri
kullanmadasınız ve siz, ancak haddini aşmış bir kavimsiniz.
82- Kavminin cevâbı ancak şu söz olmuştu, onları şehrinizden
çıkarın demişlerdi, onlar pek fazla temiz olmak isteyen kişiler.
83- Onu ve akRabasını kurtardık, ancak karısı kurtulmadı ve o,
kavmiyle kalanlardandı.
84- Onlara yağmur gibi taş yağdırdık, bak da gör suçluların
sonucu ne olmuş.
85- Medyen'e de kardeşleri Şuayb'i gönderdik de ey kavmim dedi,
Allah'a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yoktur.
Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir size, artık kileyi doğru
ölçün, teraziyi doğru tartın, insanların haklarını yemeyin ve
düzene girdikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin.
İnanmışsanız bunlar, daha hayırlıdır size.(10)
86- İnananları tehdît ederek Allah yolundan menetmek ve o yolun
eğri bir hâle gelmesini sağlamak için her yolun başında oturup
pusu kurmaya kalkmayın ve hatırlayın o zamânı ki azlıktınız, o
sizi çoğalttı. Bozgunculukta bulunanların sonuçları ne olmuş, ne
hale gelmişler, bakın da görün.
87- Sizin bir kısmınız, benimle gönderilene inanır, bir kısmınız
inanmazsa Allah, aramızda hükmedinceye dek sabredin ve o,
hükmedenlerin en hayırlısıdır.
88- Kavminin ileri gelenlerinden olup iman etmeyi kibirlerine
yediremeyenler, ey Şuayb dediler, mutlaka seni de, sana
inananları da hep berâber ya şehrimizden çıkaracağız, yahut da
bizim dinimize dönersiniz. O da dedi ki: Biz istemesek de zorla
mı yapacaksınız bunu?
89- Fakat Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tutar da tekrar
sizin dininize dönersek yalan yere Allah'a iftirâ etmiş oluruz.
Artık o dine dönmemize imkân yok, meğer ki Rabbimiz olan Allah
dileye. Rabbimizin bilgisi her şeye yeter, her şeyi şâmildir.
Allah'a dayandık biz. Rabbimiz, sen bizimle kavmimizin arasında
gerçek olanı hükmet ve sen, hükmedenlerin en hayırlısısın.
90- Kavminin ileri gelenlerinden kâfir olanlar, Şuayb'e
uyduğunuz takdîrde andolsun ki dediler, zarara uğrarsınız.
91- Derken, şiddetli bir depremle azâba uğradılar, yurtlarında
diz çökmüş bir halde yüzükoyun kapanarak helâk olup gittiler.
92- Şuayb'i yalanlayanlar, sanki oralarda hiç oturmamışlar, hiç
yaşamamışlardı, Şuayb'i yalanlayanlar, asıl zarara uğramışlardı.
93- Şuayb, onlardan yüz çevirdi de ey kavmim dedi, andolsun ki
ben size Rabbimin bildirdiği haberleri tebliğ ettim ve öğüt
verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acıklanabilirim?
94- Hiçbir şehre peygamber göndermedik ki oranın halkını, yola
gelsinler de yalvarıp yakarsınlar diye can ve malca bir
sıkıntıya, bir azâba uğratmayalım.
95- Sonra da kötülük yerine iyilik verdik, çoğaldılar ve
atalarımız da malca zarara uğramışlardı, genişliğe
kavuşmuşlardı, bu, böyledir dediler de ansızın onları azâba
uğrattık, anlamadılar bile.
96- Memleketlerin halkı inansalar ve çekinselerdi gökyüzünden
üstlerine bereket yağdırır, yeryüzünden bereket fışkırtırdık,
fakat inkâr ettiler de kazandıkları suç yüzünden onları azâba
uğrattık.
97- Memleketlerdeki halk, uykuya dalmışken geceleyin ansızın
azâbımızın gelip çatmayacağından emin mi?
98- Yahut memleketlerdeki halk, kuşluk çağı oynayıp dururken
azâbımızın birdenbire gelmeyeceğinden emin mi?
99- Bütün bunlardan sonra Allah azâbından emin mi olurlar? Allah
azâbından emin olanlar, ancak zarara uğramış topluluklardır.
100- Oralarda yaşayanların helâkinden sonra mîraslarına konarak
yurtlarını elde edenler, hâlâ anlamazlar mı ki dilersek, suçları
yüzünden onları da musîbetlere uğratırız ve kalplerini
mühürleriz de işitmezler.
101- İşte bu yurtlara âit bâzı vukuâtı anlatmadayız sana.
Andolsun ki peygamberleri, apaçık delillerle geldi onlara, fakat
önce inkâr ettikleri, yalan saydıkları şeylere inanmadılar. İşte
Allah, kâfirlerin gönüllerini böyle mühürler.
102- Onların çoğunu, sözlerinde durur bulmadık ve çoğunu ancak
hadlerini aşmış kötü kişiler bulduk.
103- Onlardan sonra da Mûsâ'yı, delillerimizle Firavun'a ve
Firavun'un kavminden ileri gelenlere gönderdik, fakat
kendilerine zulmetti onlar, bak da gör, bozguncuların sonucu ne
olmuştur.(11)
104- Mûsâ dedi ki: Ey Firavun, şüphe yok ki ben, âlemlerin
Rabbin-den gelen bir peygamberim.
105- Allah hakkında ancak gerçek sözü söylemem borçtur bana.
Rabbi-nizden apaçık bir delille geldim size, İsrailoğullarını
benimle gönder.
106- Firavun, apaçık delille geldiysen ve doğru söz
söyleyenlerdensen göster o delili dedi.
107- Mûsâ, sopasını yere attı, derken sopa apaşikâr kocaman bir
yılan oldu.
108- Elini koltuğuna sokup çıkarınca bakanlar gördüler ki
bembeyaz, parıl-parıl parlayan bir el.
109- Firavun'un kavminden ileri gelenlerin bir kısmı, gerçekten
de dediler, bu, bilgili bir büyücü.
110- Sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne
buyurursunuz şimdi?
111- Onunla kardeşini alıkoy da dediler, şehirlere adamlar
gönder.
112- Ne kadar bilgili büyücü varsa hepsini tapına getirsinler.
113- Büyücüler, Firavun'un tapısına geldiler ve üst gelirsek
elbette mükâfat var bize, değil mi dediler.
114- Evet dedi Firavun ve siz, mutlaka yakınlarımdan
olacaksınız.
115- Dediler ki yâ Mûsâ, sen mi sopanı atacaksın, biz mi atalım
önce?
116- Siz atın dedi. Attıkları anda halkın gözünü boyadılar,
korkuttular ve büyük bir büyü yaptılar.
117- Mûsâ'ya, at sopanı diye vahyettik. Atınca koca bir yılan
şekline giren sopa, onların yalancıktan meydana çıkardıklarını
yuttu, hepsini silip süpürdü.
118- Böylece de hak üstün oldu, yerine geldi ve yaptıkları
şeyler, mahvolup gitti.
119- Oracıkta yenildiler ve hor-hakıyr bir halde yaptıklarından
ferâgat ettiler.
120- Ve büyücüler, hep birden secdeye kapandılar da.
121- İnandık dediler, âlemlerin Rabbine.
122- Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine.
123- Firavun, ben size izin vermeden önce ona inanıyor musunuz
dedi, bu, şüphe yok ki halkını oradan çıkarmak için şehirde
kurup düzdüğünüz bir düzen; yakında ne yapacağımı öğrenirsiniz.
124- Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazvari kestireceğim, sonra da
hepinizi astıracağım.
125- Şüphe yok ki dediler, biz dönüp Rabbimizin tapısına
varacağız.
126- Sen bizden, ancak Rabbimizin delilleri gelince onlara
inandık diye öc alacaksın. Rabbimiz, üstümüze yağdırırcasına
sabır ver bize ve bizi Müslüman olarak öldür.
127- Firavun'un kavminden ileri gelenler, Mûsâ'yı ve kavmini,
yeryüzünde bozgunculuk etsinler, senden ve taptıklarından yüz
çevirsinler diye mi bırakıyorsun dediler. Firavun gene onların
oğullarını öldürür, kadınlarını bırakırız ve şüphe yok ki biz,
onlardan üstünüz ve kudret sahibiyiz dedi.
128- Mûsâ, kavmine dedi ki: Allah'tan yardım dileyin ve
sabredin. Şüphe yok ki yeryüzü Allah'ındır, kullarından
dilediğine mîras olarak kalır ve sonuç, çekinenlerindir.
129- Sen gelmeden önce de eziyet çektik, geldikten sonra da
çekiyoruz dediler. Mûsâ, umarım ki dedi, Rabbiniz,
düşmanlarınızı helâk eder, yeryüzünde hükümdâr eder sizi de
neler yapacağınıza bakar, dener sizi.
130- Andolsun ki biz, düşünüp ibret alsınlar diye Firavun'u ve
soyunu yıllarca kuraklığa ve kıtlığa uğrattık.
131- Onlara bir iyilik gelince hakkımızdı bu zâten derler, bir
kötülük geldi mi Mûsâ'nın ve onunla berâber bulunanların
uğursuzluğuna verirlerdi. İyice bil ki uğradıkları uğursuzluk,
Allah'tandı, fakat çoğu bilmezdi bunu.
132- Bizi büyülemek, kandırmak için hangi delili gösterirsen
göster demişlerdi, biz sana inanmayacağız.
133- Bunun üzerine, ayrı-ayrı mucize olmak üzere onlara tufan,
çekirge, haşerât, kurbağa ve kan gönderdik, fakat ululanıp
inanmaya tenezzül etmediler ve zâten de suçlu bir topluluktu
onlar.
134- Azâba uğrayınca yâ Mûsâ diyorlardı; icâbet edeceğine dâir
verdiği söze uyarak Rabbine duâ et de bizden bu belâyı defetsin,
muhakkak sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle
göndereceğiz.
135- Uğrayacakları son belâyadek üstlerine çöken musîbeti
giderdik mi derhal yeminlerini bozuyorlardı.
136- Sonucu öc aldık onlardan ve delillerimizi yalanladıkları,
onlardan gaflet ettikleri için hepsini de denize garkettik.
137- Zayıf, hor-hâkir bir hale getirilen kavme, yeryüzünün feyiz
ve bereket ihsân ettiğimiz doğularını da, batılarını da mîras
olarak verdik ve sabrettiklerinden dolayı Rabbinin,
İsrailoğullarına verdiği güzel söz, tamamlandı, yerine geldi ve
Firavun'la kavminin yaptıklarını, yükselttiklerini yıkıp
mahvettik.
138- İsrailoğullarını denizden geçirdik de putlara tapmakta olan
bir topluluğa rastladılar. Yâ Mûsâ dediler, onların taptığı
putlar gibi bize de putlar yap. Mûsâ, şüphe yok ki dedi, siz
bilgisiz bir kavimsiniz.
139- Onların taptıkları da helâk olup gitmiştir, yaptıkları da
boştur.
140- Sizi âlemlerden üstün kıldığı halde Allah'tan başka bir
mabut mu arıyorsunuz?
141- Hani sizi Firavun soyundan kurtarmıştık. Size en ağır
işkenceleri yapıyorlardı, aşağılık bir hale getiriyorlardı sizi,
oğullarınızı öldürüyorlar da kadınlarınızı bırakıyorlardı ve
bunda da Rabbinizden büyük bir sınama vardı size.
142- Mûsâ ile otuz gece münâcatta bulunmayı sözleşmiştik de bu
vâdeyi, on gece daha katarak tamamlamıştık böylece Rabbinin
tâyin ettiği müddet, kırk geceyi bulmuştu ve Mûsâ, kardeşi
Hârûn'a, kavmimin içinde benim yerime geç, onları düzene koy ve
bozguncuların yoluna uyma demişti.(12)
143- Mûsâ, tâyin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca
Rabbim demişti, bana görün de bakayım sana. Rabbi, beni kesin
olarak göremezsin sen demişti, fakat şu dağa bak, eğer yerinde
duRabilirse görebilirsin beni. Derken Rabbi, dağa tecellî edince
dağ, yerle bir oldu ve Mûsâ bayılıp yere yığıldı. Kendisine
gelince de seni noksan sıfatlardan tenzîh ederim dedi, tövbe
ettim sana ve ben, inananların ilkiyim.(13)
144- Tanrı, yâ Mûsâ dedi, ben sana peygamberlik vererek ve
seninle konuşarak bütün insanlara üstün ettim seni, seçtim seni,
sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.
145- Tevrat levihlerinde, her şeye ait öğüdü, her şeyi açıklayan
hükümleri yazdık ve azimle, kuvvetle al bunu dedik, kavmine de
emret; en güzel hükümleriyle amel etsinler; haddi aşan,
buyruktan çıkan kötü kişilerin yurtlarını da yakında
göstereceğiz.
146- Yeryüzünde haksız yere ululuk satanlara âyetlerimizi idrâk
ettirmeyeceğiz, zâten onlar, hangi delili görseler inanmazlar,
doğru yolu görseler o yola gitmezler, fakat azgınlık yolunu
gördüler mi hemen o yola gitmeye koyulurlar; bu da âyetlerimizi
yalan saymalarından ve onlardan gaflet etmelerinden ileri
gelir.(14)
147- Âyetlerimizi ve âhiret gününe ulaşmayı yalan sayanların
bütün yaptıkları boşa gider. İşledikleri kötülüklerin karşılığı
neyse ondan başka birşeyle mi cezâlanır onlar?
148- Mûsâ'nın kavmi, o gittikten sonra ziynet eşyasından bir
buzağı yaptılar. O buzağı, böğürüyordu da. O buzağının
kendileriyle konuşmayacağını, onlara doğru yolu göstermeyeceğini
görüp anlamadılar mı da ona sarıldılar ve kendilerine kıydılar,
yazık ettiler.112
149- Adamakıllı nâdim olup doğru yoldan sapıttıklarını görünce
de Rabbi-miz acımazsa bize ve yarlıgamazsa bizi mutlaka
ziyankârlardan olacağız dediler.
150- Mûsâ, kızgın bir halde acıklanarak kavmine dönünce dedi ki:
Benden sonra ne de kötü bir iş işlediniz, Rabbinizin vaadettiği
müddet bitmeden acele mi ettiniz? Ve levihleri atıp kardeşinin
saçından, sakalından tutarak kendisine doğru çekmeye başladı.
Hârûn, anam oğlu dedi, bu kavim, gerçekten de âciz bıraktı beni,
az kaldı ki öldürüyorlardı da, onun için bana bu harekette
bulunup düşmanları sevindirme ve beni zulmeden kavimle berâber
tutma.
151- Mûsâ, Rabbim dedi, beni ve kardeşimi yarlıga ve rahmetine
al bizi, sen merhametlerin en merhametlisisin.
152- Buzağıyı mabud edinenler, Rablerinden bir gazaba
uğrayacaklar, dünyâ yaşayışında aşağılık bir hâle düşeceklerdir
ve biz, iftirâcıları böyle cezâlandırırız.
153- Kötü işler yaptıktan sonra tövbe edip inananlara gelince:
Şüphe yok ki Rabbin, tövbeden sonra suçları mutlaka örter,
rahîmdir.
154- Mûsâ'nın öfkesi yatışınca levihleri aldı. Tevrat'ın yazılı
olduğu o levihlerde, hidâyet ve rahmet, Rablerinden korkanlara
aittir diye de yazılmıştı.
155- Ve Mûsâ, kendisine vâde verdiğimiz yere götürmek üzere
kavminden yetmiş kişi seçti. Derken bulundukları yerde şiddetli
bir deprem başlayınca yâ Rabbi dedi, dileseydin onları da daha
önce helâk ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların işledikleri
suç yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu, ancak senin bir
sınamandan başka bir şey değil. Onunla dilediğini doğru yoldan
çıkarırsın, dilediğini doğru yola sevk edersin. Sensin
yardımcımız ve sahibimiz, ört bizim suçlarımızı ve acı bize,
sensin suçları örtenlerin en hayırlısı.
156- Şu dünyâda da iyilikler ver bize, âhirette de ve şüphesiz
ki sana yöneldik biz. Tanrı, dilediğimi azâbıma uğratırım dedi,
fakat rahmetim, her şeyi kaplamıştır da çekinenleri, zekât
verenleri ve âyetlerime inananları rahmetime mazhar ederim.(15)
157- Onlar, öyle kişilerdir ki ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de
de yazılmış olarak bulacakları şeriât sâhibi Ümmî Peygambere
uyarlar ve o, onlara iyiliği emreder, kötülükten nehy eder
onları ve temiz şeyleri onlara helâl etmededir, pis ve kötü
şeyleri harâm etmede. Sırtlarındaki ağır yükleri indirmededir,
bağlandıkları zincirleri kırmada. Artık ona inananlar, onu
ululayanlar, ona yardım edenler ve ona indirilen ışığa
uyanlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.113
158- De ki: Ey insanlar, şüphe yok ki ben, Allah tarafından
sizin hepinize gönderilmiş olan peygamberim; o, öyle bir
Allah'tır ki göklerin saltanat ve tasarrufu da onundur,
yeryüzünün de. Ondan başka yoktur tapacak, odur dirilten ve
öldüren. Artık Allah'a ve Allah'ın sözlerine inanın ve şerîat
sâhibi Ümmî Peygamberine inanın ve uyun ona da doğru yolu bulun.
159- Mûsâ kavminden bir topluluk vardı ki halkı doğru yola sevk
ederler ve adâletle muâmelede bulunurlardı.
160- Onları on iki kabîleye, on iki topluluğa böldük ve kavmi,
Mûsâ'dan su isteyince ona, sopanla taşa vur diye vahyettik,
derken o taştan on iki kaynak aktı. Her topluluk, su içecekleri
kaynağı belledi ve onları bulutla gölgelendirdik, onlara kudret
helvasıyla bıldırcın kuşu indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz
şeylerin temizlerini yiyin dedik. Onlar bize zulmedemediler,
ancak kendilerine zulmettiler.114
161- Hani o zaman onlara, bu şehirde yerleşin ve dilediğiniz
yerde dilediğiniz şeyi yiyin ve bu makam, suçların döküldüğü
makamdır deyin, kapıdan yerlere kapanırcasına eğilerek girin de
suçlarınızı örtelim, iyi hareket edenlerin mükâfatını daha da
fazlasıyla verelim denmişti.
162- Fakat onlardan zulmedenler, sözü kendilerine söylendiğinden
bambaşka bir tarza döküp değiştirdiler, biz de ettikleri zulüm
yüzünden onlara gökyüzünden kötü, pis bir azâb indirdik.
163- Denize pek yakın olan o şehrin halkına neler oldu, sor
onlara. Hani onlar, cumartesi günü, emre isyân etmişlerdi, hani
cumartesi günleri, balıklar, su üstüne çıkıyordu da cumartesiden
başka günlerde onlara görünmüyordu, emirden çıktıkları için biz
de onları böyle sınamadaydık. (16)(17)
164- Hani onlardan bir topluluk, Allah'ın helâk edeceği, yahut
da şiddetle azaplandıracağı bir kavme ne diye öğüt verirsiniz
demişti de öğüt verenler, Rabbinize karşı bir özür
serdedebilelim ve belki de sakınırlar ümidiyle demişlerdi.
165- Öğütçülerin öğütlerini unuttukları zaman biz de, onları
kötülükten nehyedenleri kurtardık, zulmedenleriyse, emirden
çıktıkları için pek şiddetli bir azâba uğrattık.
166- Nehyedildikleri şeyleri yapmakta ısrâr edince onlara
aşağılık maymun olun dedik.
167- An o zamanı ki Rabbin, kıyâmet gününedek onlara en kötü
azapla azaplandıracak olanları göndereceğini kesin olarak
bildirmişti. Şüphe yok ki Rabbin, cezâyı pek tez verir ve şüphe
yok ki o, suçları örter, rahîmdir.
168- Onları, yeryüzünde takım-takım topluluklar haline getirdik,
dağıttık. İçlerinde iyileri var, onlardan daha aşağı derecede
bulunanları var. Belki Tanrıya dönerler, itaate girerler diye de
onları iyiliklerle, kötülüklerle sınadık.
169- Onlardan sonra kitaba vâris olan öyle bir nesil geldi ki
hem şu dünyanın geçici matahını alırlar da elbette ilerde
yarlıganırız, suçlarımız örtülür bizim derler, hem de gene
ellerine ona benzer geçici bir matah geçse almakta devam
ederler. Halbuki Allah'a karşı ancak gerçek olanı
söyleyeceklerine dair onlardan o kitabın hükmünce söz alınmamış
mıydı ve kitapta olanları okuyup dururlar da. Halbuki âhiret
yurdu, sakınanlara daha hayırlıdır, hâlâ mı aklınız ermiyor?
170- Kitaba sarılıp namaz kılanlara gelince: Biz, iyiliğe
çalışanların mükâfatını zâyi etmeyiz.
171- Hani biz, dağı âdetâ bir gölgelik gibi çekmiş, üstlerine
doğru yüceltmiştik de nerdeyse üstlerine düşecek sanmışlardı.
Size verdiğimiz kitabı kuvvetle, azimle tutun, içinde ne varsa
hatırlayıp ona göre hareket edin de sakınanlardan olun demiştik.
172- Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini
izhâr etmişti de kendilerini kendilerine tanık tutarak ben,
Rabbiniz değil miyim demişti; onlar da evet, tanığız,
Rabbimizsin demişlerdi. Bu da kıyâmet günü bizim bundan
haberimiz yoktu dememeniz.
173- Yahut da ancak atalarımız şirk koştu önce ve biz onlardan
sonra gelmiş bir soyuz; bizi de o boş ve asılsız işlerde
bulunanların amelleri yüzünden helâk mı edeceksin gibi bir söz
söylememeniz içindi.(18)
174- Belki doğru yola dönersiniz diye âyetlerimizi işte böyle
açıklamadayız.
175- Oku onlara kendisine delillerimizi ihsân ettiğimiz halde
bile-bile onları inkâr edip, onların hükmünden sıyrılıp Şeytan'a
uyan ve helâk olana âit kıssayı.
176- Dileseydik onu, delillerimizle yüceltirdik, fakat o,
yeryüzüne sarıldı ve kendi isteğine uydu. O tıpkı köpeğe benzer;
üstüne varıp kovsan da dilini çıkarıp solur, kendi haline
bıraksan da dilini çıkarıp solur. İşte bu hal, delillerimizi
yalanlayan topluluğun haline benzer; sen geçmişlerin hallerini
anlat onlara da belki iyice bir düşünürler.
177- Ne de çirkin bir örnektir delillerimizi yalanlayıp
kendilerine zulmedenlerin hali.
178- Allah, kimi doğru yola sevkettiyse odur doğru yolu bulan ve
kimi yoldan çıkarırsa o ve onun gibilerdir ziyana uğrayanlar.
179- Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem
için yarattık; onların kalpleri vardır; düşünmezler onunla;
gözleri vardır, görmezler o gözlerle; kulakları vardır,
duymazlar o kulaklarla. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler,
hattâ daha da sapıktır onlar. Onlardır gaflette kalanların ta
kendileri.
180- Güzel adlar, Allah'ındır, o adlarla duâ edin ona ve onun
adlarını başka anlamlara çekenleri, o adları başkalarına
verenleri, onu, ona lâyık olmayan adlarla çağıranları bırakın,
onlar, yaptıklarının cezâsını görecekler.
181- Yarattıklarımızdan bir topluluk var ki halkı gerçeğe irşâd
eder ve gerçek olarak adâletle muâmelede bulunur.
182- Delillerimizi yalanlayanlara gelince: Biz onları
yavaş-yavaş hiç anlamayacakları noktalardan helâke
yaklaştırır-dururuz.
183- Ve ben onlara mühlet veririm, şüphe yok ki azâbım pek
şiddetlidir.
184- Düşünmezler mi ki kendileriyle konuşanda delilikten eser
bile yok; o ancak apaçık korkulu bir haber veren.
185- Bakmazlar mı göklerdeki ve yeryüzündeki saltanat ve tedbîre
ve Allah'ın yarattığı şeylerden herhangi birine ve ölüm
çağlarının gelip çatmakta olduğuna? Bu sözden sonra da hangi
söze inanırlar artık?
186- Allah kimi yoldan çıkarırsa artık yoktur onu doğru yola
sevkedecek ve onları can gözleri kör olarak şaşkınlıklarında
bırakır gider.
187- Senden kıyâmetin ne vakit kopacağını sorarlar. De ki: Onu
ancak Rabbim bilir. Vakti geldi mi onu ancak o izhâr eder;
göklere de ağır basmıştır, yeryüzüne de ve size ancak ansızın
gelip çatar. Biliyormuşsun da gizliyorsun gibi sana soruyorlar,
de ki: Onu ancak Allah bilir, fakat insanların çoğu anlamaz
bunu.
188- De ki: Allah'ın dilediğinden başka kendime ne bir fayda
vermeye gücüm yeter, ne bir zarardan kaçınmaya. Gaibi bilseydim
daha fazla hayır elde etmek isterdim ve bana bir kötülük
gelmezdi. Fakat ben ancak inanan topluluğu korkutan ve
müjdeleyen biriyim.
189- Öyle bir mabuttur ki sizi tek bir kişiden yarattı, ülfet ve
ünsiyet etmesi için ondan da eşini halketti. Derken erkek eşine
yaklaşınca eşi, hafif bir yük taşımıya ve onunla gidip gelmeye
başladı. O yük ağırlaşınca ikisi de, bize âzâsı tam ve iyi bir
evlât verirsen şüphe yok ki biz de şükredenlerden oluruz diye
Rablerine duâ ettiler.
190- Onlara âzâsı tam ve düzgün bir evlât verince de o yüzden
şirk koştular. Oysa onların şirk koştuklarından tamamıyla
münezzehtir.
191- Hiçbir şeyi yaratamayan bir varlığı ona eş mi tutuyorlar,
halbuki kendileri yaratılmıştır.
192- Onlara yardım etmeye güçleri yetmeyen ve kendilerine de
yardım etmeye muktedir olmayan şeyleri eş mi sayıyorlar ona.
193- Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar. İster çağırın
onları, ister susun, sizce ikisi de bir.
194- Allah'tan başka çağırdıklarınızın hepsi de sizin gibi
kuldur. Sözünüz gerçekse çağırın da cevap versinler size.
195- Ayakları mı var ki yürüsünler, yahut elleri mi var ki
tutsunlar, yoksa gözleri mi var ki görsünler, yahut da kulakları
mı var ki duysunlar? De ki: Çağırın Tanrıya eş sandıklarınızı da
sonra hep berâber bana düzen kurun, göz bile açtırmayın bakalım.
196- Çünkü şüphe yok ki benim yardımcım, kitabı indiren
Allah'tır ve o, bütün temiz ve iyi kişilere yardım eder.
197- Ondan başka bütün taptıklarınızın ne size yardıma güçleri
vardır, ne kendilerine yardıma.
198- Onları doğru yola çağırırsan dinlemezler ve görürsün ki
sana bakıyorlar, fakat baktıkları halde görmezler.
199- Özrü kabul edip suçları bağışla, iyiliği emret ve
bilgisizlerden yüz çevir.
200- Şeytan seni buna aykırı bir yola meylettirmeye kalkışırsa
Allah'a sığın, şüphe yok ki o, her şeyi duyar ve bilir.
201- Tanrıdan çekinenler, Şeytan'ın bir vesvesesine uğradılar mı
düşünürler, bir de bakarsın ki doğru yolu görmüşler bile.
202- Müşriklerin kardeşleri olan Şeytanlar, müşrikleri azgınlığa
sürerler, sonra da onları azdırmaktan hiç geri kalmazlar.
203- Onlara bir âyet gelmeyince kendinden düzüp koşsaydın
derler. De ki: Ben ancak Rabbim bana neyi vahy ederse ona
uyarım. Budur Rabbiniz-den gelen ve can gözlerinizi açacak olan
aşikâr deliller ve inanan topluluğa doğru yolu gösteren vâsıta
ve rahmet.
204- Kur'ân okununca dinleyin ve susun da rahmete erin.
205- Sabah ve akşam çağları, yalvarıp yakararak ve ondan
korkarak, fakat fazla bağırmamak şartıyla ve içinden gelerek an
Rabbini ve gaflet edenlerden olma.
206- Şüphe yok ki Rabbinin katında bulunanlar, ona kulluk
etmekten çekinmezler ve onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler ve
yalnız ona secde ederler.(19)
(1) Tartıdan maksat âhiretteki tam adâlettir. Mücâhid, Dahhâk ve
Belhi bu kavli kabul etmişlerdir. (Devamı, sonnot No:17)
(2) Bu âyet, İncil''de "Zengin kimse melekut-üs-semâvâta güç ile
girer ve gene size derim ki zenginin melekut-Allah'a girmesinden
devenin iğne deliğinden geçmesi daha kolaydır" meâlindeki söze
benzer (Matyus, 19, 23-24).
(3) A'râf, yüksek yerlere denir. Atın yelesine, horozun ibiğine
örf derler. A'râfın cennetle cehennem arasındaki sur olduğunu
İbn-i Abbas, Mücâhid ve diğerleri rivâyet etmişlerdir. A'raf,
sırat köprüsüdür diyenler de vardır. A'raftaki erlerin kimler
olduğunda ihtilâf vardır. İyilikleriyle kötülükleri eşit ve denk
olanlar, müşriklerin, ergenlik çağına girmeden ölen evlâdı,
fetret devrinde, yani İsa dini bozulduktan sonra Hz. Muhammed
(s.a.a)'in peygamberliğine kadar süren devirde yaşayanlar,
A'râfta kalacaklar, sonra Tanrı bunları da cennete sokacak
denmiştir. (Devamı, sonnot No:18)
(4) Sivâ, iki şey arasında hacim, ağırlık gibi hususlarda
eşitliğe denir. Keyfiyet hususunda da kullanılır. İstivâ iki
şeyin, iki adamın eşit ve denk olmasıdır. "Alâ" ile müteaddi
olursa kavramak, kaplamak anlamına gelir. Emri, hükmü, tedbîri,
Arşı kavramış, kaplamıştır, yani göklerle yerleri yarattıktan
sonra Arşa hâkim ve mutasarrıf olmuştur mânasınadır
(al-Müfredât, 251-253).
(5) İbn-i Abbas, Mücâhid ve Hasen'e göre temiz ülke, inanan
kişiyi, çorak yer de kâfiri temsil eder.
(6) Ahd-i atıyk'te "Tekvin" bölümünün 6-8. babları, Nûh
Peygambere ve tufana aittir.
(7) "Kardeşleri" demekten maksat cinslerinden, milletlerinden
demektir. Ad, İslâm kaynaklarına göre Nûh Peygamberin torunu
İrem'in torunudur.(Devamı, sonnot No:20)
(8) Semûd kavmi, Ad kavminden sonra hüküm süren bir kavimdir.
(9) Lut kıssası, Ahd-i Atıyk'ın Tekvin bölümünde geçer (18-19).
(10) Midyan, Hz. İbrahîm'in Katura'dan doğan oğludur (Tekvin,
29, 1-4). Medyen adlı şehir, ihtimalen bu zatın ismini
taşımaktadır. 28. Sûrenin 25-29. âyetlerinde Hz. Mûsâ'nın, Hz.
Şuayb'in kızını aldığı bildirilir. Ahd-i Atıyk'te, Mûsâ'nın
kaynatası, Medyen kâhini Yetro'dur (Huruc, 3, 1). Bu takdîrde
Medyen kavmine gönderilen Şuayb Peygamberin bu zat olması
gerekir. Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümünde Şuayb'e ait başka
bilgiler de vardır (28).
(11) Hz. Mûsâ'nın kıssası Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümünde
anlatılır.
(12) Bu günlerin, zilkade ayıyle zilhiccenin ilk on günü olduğu
söylenmiştir.
(13) İbn-i Abbas, Rabbinin nuru dağa tecelli edince, Hasen de
vahyi tecelli edince demişlerdir.
(14) Ahd-i Atıyk'te, buzağıyı yapan Hârûn'dur (Huruc, 32).
Kur’ân 20. sûrenin 87. âyetinde, buzağıyı yapanın Sâmiri
olduğunu söyler.
(15) Ümmi kelimesi, anaya mensup anlamına gelir. Anadan doğduğu
gibi kalan, okuma yazma bilmeyen demektir. Ümmete mensup olduğu
için, yahut da Mekke, Kur’ân'da, 6. sûrenin 92. ve 42. sûrenin
7. âyetlerinde, şehirlerin aslı anlamına gelen "Ümm-ül-Kurâ"
diye anıldığı için Hz. Muhammed (s.a.a), "Ümmi" diye anılmıştır.
Bu son anlama göre Mekkeli demektir (al-Müfredât, 22). İmam
Muhammed-ül-Bâkır (a.s)'dan bu son kavil rivâyet edilmiştir
(Mecma, 1, 457).
(16) Kayadan su çıkarma olayı, Ahd-i Atıyk'te de vardır (A'dâd,
20, 2-11).
(17) İbn-i Abbas'a göre burası Şap denizinin kıyısındaki Eyle
şehridir. Medyen ve Tabariye diyenler de vardır (Mecma, 1, 259).
(18) Bilginler arasında bu ızhar edip tanık tutma keyfiyeti
hakkında aykırılıklar vardır. Bâzılarına göre Tanrı, Âdem
Peygamberin soyunu, onun sulbünden, zerreler halinde çıkarmış,
onları kendisine gösterip yalnız bana tapmaları ve şirk
koşmamaları için ahid alacağım dedikten sonra zerrelere, ben
sizin Rabbiniz değil miyim demiş, onlar da evet, tanığız,
gerçekten de Rabbimizsin demişler, bu ahde melekleri de tanık
tutmuştur. (Devamı, sonnot No:21)
(19) Meleklerdir. |